FITRİ ŞERİAT VE KÜRESELLEŞME GLOBALİZM  Mİ?

MALİKİYET VE SERBESTİYET DEVRİ Mİ?

 

Av. Ömer Faruk Uysal

Hukukçu Yazar

Sayfa 1
 

SOSYAL OLGU- İDEOLOJİ ÇELİŞKİSİ VE İSİMLENDİRME

 

Bu konu yukarıda özetini verdiğimiz yazıda detaylı bir şekilde ele alınmakla birlikte (42) tekrardan kaçınarak şu tespitleri yapmalıyız;

Vakıalar, sosyal olgular sıklıkla beşeri ideolojiler ve zihni spekülasyonlar ile birbirine karıştırılmaktadır. Zira ideolojiler, genellikle bir sosyal olgu ile aynı veya yakın zamanlarda, o sosyal olguyu açıklamak veya yorumlamak, hatta yönlendirmek ve kişisel veya sınıfsal menfaatine dönüştürmek (suistimal etmek) için kullanılır. Mesela Marksın “kapitalizm” diye adlandırdığı “ecir devri”  “nesnel bir durum” “bir sosyal vakıa” olarak değil de çoğunlukla insan ürünü bir iktisadi ideoloji olarak algılanır ve muhalefet görür. Halbuki bir ideolojiye muhalefetin anlamı ile sosyal bir vakıaya (objektif bir gerçekliğe) muhalefetin anlamı  aynı değildir. İlkini toptan reddedebilir, bertaraf da edebilirsiniz. Fakat bir sosyal olgu ile karşı karşıya iseniz önce tespit ve kabul eder, sonra da ıslah etmeye çalışırsınız. Nitekim “ecir devri” (Marks’a göre kapitalizm) hem Bediüzzaman hem de Marks tarafından öncelikle bir sosyal olgu, fıtri bir şeriat olarak tespit ve kabul edilir. O feodal dönemde hazırlanan, fakat ondan ileri, Malikiyet ve Serbesiyet devrinin zeminini teşkil eden, ama ondan geri, bir sosyo-ekonomik-politik bir formasyondur. “Liberalizm” ise A. Smith, Maıtus, Ricardo, gibi iktisatçılarca oluşturulan ekonomide bireye ve onun özgürlüğüne imtiyaz tanıyan, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” diyen iktisadi bir doktrindir, anlayıştır, insan ürünüdür. (43)

  Şu halde dönemlerin tespiti kadar isimlendirmesinin de, oldukça önemli olduğunu görüyoruz. Zira  Marks bir sosyal olgu olarak gördüğü halde “kapitalizm” adlandırmasıyla sanki “ecir devri” zamanında üretilmiş liberalizm, faşizm, sosyalizm, nazizm, komünizm, gibi beşeri ideolojileri çağrıştırmaktadır. (44)

  Burada Said Nursi’nin dehasına bir kez daha şahit olmaktayız. Sosyal olguların tekamülü her ne kadar ilk defa İbni Haldun gibi İslam bilginlerince tespit edilmiş olsa da, son üç dört yüzyıldır İslam dünyasında böyle çalışmalar pek yapılmadığından, bu konudaki bilimsel tespit, birikim ve terminolojiler, hep batı kaynaklıdır. Bediüzzaman ise esas misyon ve vizyonu sosyoloji, ekonomi-politik olmadığı halde, isimlendirmede de Marks, Engels ve diğerlerinin gösteremediği isabeti gösteriyor. (45) “Ecir devri” bir periyodu (dönemi),dolayısıyla sosyal bir realiteyi, daha iyi ifade eden, sosyal olguyu “izmler” (fikri spekülasyonlardan) temyiz eden bir terimdir. Ayrıca; kapital kelimesi her ne kadar etimolojik olarak temel, esas, öncü, anlamlarına  geliyorsada asıl manası (ıstılah anlamı) sermaye (anamal) demektir. Sermaye (kapital) ise; ecir devriyle tarih sahnesinde ilk defa yerini alan sosyal sınıflardan, burjuvazinin (havassın) iktisadi kazanımı ve silahı iken; ecir (ücret) ise, bilhassa proleteryanın (ehl-i say’in, emekçinin) ekonomik kazanımıdır. “Kapital”,  hakim sınıfların, “ecir” ezilen sınıfların gücü ve sembolüdür. Bediüzzaman böylelikle kimin içinden ve kimden yana olduğunu ortaya koyduğu gibi, hareket noktasın da burjuvaziden emekçilere çevirmiş olmaktadır.

 

SOSYAL GELİŞME VE KÜRESELLEŞME

Toplumların statik olamayacağını, sosyal değişme ve gelişmenin durmayacağını yukarıdaki bahislerde görmüş bulunuyoruz. Ecir devri bitiyor, Malikiyet ve Serbesiyet devri başlıyor. Son yirmi yıldır da usulcacık başlayan bir ses (sözcük) artık kulakları sağır eden bir ses, crescendo halini aldı! Küreselleşme (Globalizm); Ecir devri (Kapitalizm) sonrası döneme, Küreselleşme, Malikiyet ve Serbestiyet devrine (postkapitalist, postindüsrialist döneme) tekabül ediyor, onun unsurlarını taşıyor.

 

 

  BEŞERİ YAŞAMA

      DEVİRLERİ 

Sosyal Olgu

(Bediüzzaman'a göre)

Sosyal Olgu

(Mark’sa göre)

İdeoloji

(A. Smith)

Vahşi İdeoloji

(Süper güç ve  sermaye)

 4. Dönem

 Ecir Devri

 Kapitalizm

 Liberalizm (Faşizm,Nazizm)

 Emperyalizm

 5. Dönem

 Malikiyet ve Serbestiyet

Devri

 Küreselleşme

(Sosyalizm)

 Globalizm

(Yeni Dünya Düzeni)

Küresel Kapitalizm

 

   

Marx kapitalizm sonrasına (5.dönem olarak) sosyalizmi koyuyordu, fakat artık bunun hükümsüz olduğunu tarih teyit ve ispat etti. Ancak küreselleşme, kapitalizm gibi ağırlıklı olarak sosyal olguyu, kısmen de ideoloji ifade eden bir kelime olduğu için, yine de şemada bir anlamı var. (Marksist mentaliteyi belirtmek ve metodolojiyi kullanmak için)

Kapitalizmin yanlış isimlendirme ve liberalizm gibi ideolojilerle aynı zamanda kullanılma ve kasten ideolojik bir anlam yükleme gibi sebeplerle muhatap olduğu yanlış ve noksan (müfrit) anlaşılma akibetinden Küreselleşmenin de  kurtulamayacağı anlaşılıyor. 

Eğer Said Nursi’nin Malikiyet ve Serbestiyet devri ıstılahını kullanırsak “globalizm”  gibi pürideolojik, “küreselleşme” gibi kısmi ideolojik yönü de olabilecek terimler  yerine, sosyal olgu ve periyodu daha iyi ifade eden bir terminolojiye kavuşuruz. Binaenaleyh “Küreselleşme” yerine “Malikiyet ve Serbestiyet devri” nin kullanılmasını “Globalizm” teriminden uzak durulmasını, kısalığı, söyleme kolaylığı ve herkesin bilmesi yönünden “Küreselleşme” teriminin kullanılması durumunda da, Nursinin; “objektif bir sosyal olgu anlamı” yüklenerek kullanılması, ideolojik spekülasyon ve yönlendirmeden ırak olunması gibi bir imkanı bize sağlayabilecektir.

SOSYAL OLGU- İDEOLOJİ FARKLILIĞININ KÜRESELLEŞME BOYUTU

  Prof. Dr. E. Fuat Keyman ve A. Yaşar Sarıbay şu isabetli teşhisi yaparlar;

“Küreselleşme” (Globalization) sosyal bilimlerin her dalında yaygın kullanılan bir kavram olmakla beraber, genellikle bir durumdan daha çok bir akımı veya zihniyeti ima eder hale getirilmiştir. Şüphesiz kavramın böyle bir yönü vardır; ama esas olan onun bir olgu olarak karşı konulamaz ekonomik, politik ve kültürel etkilerinin yerleşik kurumları, o arada kavramları, değerleri ne şekilde dönüştürdüğünün saptanmasıdır”. (46)

Küreselleşme konusunda incelediğimiz makale ve kitaplar arasında olgu-ideoloji çelişkisini, yukarıda vermeye çalıştığımız perspektife (Marks’a ve özellikle Said Nursi yaklaşımlarına) en uygun şekilde anlatan Yazar Nazım Güvençtir. Güvenç küreselleşmeyi, Feodalite-Ecir devri (kapitalizm)- Küreselleşme (Malikiyet ve Serbestiyet devri) bağlamında ele almakta, “ecir devri” sosyal olgusu zeminine başarıyla oturtmaktadır;

 “Küreselleşme terimini bir “kavram” yani somut bir olguyu kuram düzeyinde bilimsel olarak yansıtan bir ifade olarak değil de, ideolojik bir görüşün ifadesi sayanlar da var. Hatta bunlar, Türkiye’de liberal sağcısından her türden İslamcısına, türkçüsüne ve sol kesimin değişik çevrelerine dek uzanan geniş bir yelpaze, büyük bir kalabalık oluşturuyorlar. (Aynı yelpaze “islamcı” ve “Türkçü” yerine “Hristiyan ve “şoven milliyetçi” veya “ırkçı” çevreler olarak ifade etmek kaydıyla başta batılı ülkeler olmak üzere dışarıda da aynen geçerli.)”

 “Ancak bunlardan “liberal sağcı” kategorisinde olanlar küreselleşmeyi neredeyse her derde deva bir reçete mertebesine yükseltir ve olumlu bir şey gibi sunarken; ötekiler, yani islamcısıyla (veya batılı kökten dincisiyle) türkçüsüyle (veya batılı ırkçısıyla), solcusuyla dünya görüşü itibariyle birbirlerine taban tabana karşıt kutuplarda olan başkaları da bunun bir “moda”, “ABD’nin ve/veya siyonistlerin gelişmekte olan ülkeleri sömürmek için ortaya attıkları yeni bir tezgah”,, “bir tuzak”, ABD’nin yerleştirmeye çalıştığı Yeni Dünya Düzeni’nin ayrılmaz bir parçası ve benzeri şekillerde olumsuz bir şey olarak niteliyorlar.”

“Küreselleşme” yi yanında ya da karşısında tavır alınması gereken ideolojik etken gibi değerlendiren bu yaklaşım, kanımızca bilimsel düşünmeye ters, dolayısıyla sakat bir yaklaşımdır. Çünkü ideolojik bir şey gibi sunulduğunda, küreselleşme insan iradesinin veya daha somut olarak belli bir ideolojinin, birkaç devletin, hatta sadece ya da esas olarak ABD’nin iradi olarak tasarlayıp yürürlüğe koyduğu bir politikaya indirgenmiş olur.”

“Oysa küreselleşme olgusu bu saydığımız etkenlerin yolaçtığı bir sonuç olmayıp, tersine onları da aşan bir tarzda uluslararası ekonominin seyri içinde kapitalizmin kendi dinamiğiyle vardığı bir aşamadır. Bu aşama henüz belli bir sona ulaşmadığı veya hız kesmediği için de küreselleşme gözle görülen bir olgu olduğu kadar, henüz canlılığını koruyan bir dinamiktir de. (47)

“Ekonomik dinamiğin kendisi ile o dinamiğin belirli bir tarihsel dönemde en yetkin temsilcisi, dolayısıyla bir dereceye dek o dinamikten en çok yarar sağlayan konumunda bulunan ülkelerin politikaların , ideolojik hegomanya ve yönlendirme çabalarını soğukkanlılıkla ayırt etmek gerekiyor.”

“Bunu yapmayıp söz konusu yanılsamaya kapılanlar ise ikiye ayrılıyor.

Bir kesim küreselleşme ile ABD’yi ve genel de Batı’yı özdeşleştirirken, neoemperyalist politikalarını da benimsemek gerektiği gibi bir tavrı birleştiriyor. Karşıt görüş ise aynı yanıltıcı özdeşliği kurup Batı’ya alet olmaya karşı koymak gibi bir tavır adına, nesnel bir dinamik olan küreselleşmeye karşı çıkmak gibi bir tavır içine giriyor.” (48)

Nazım Güvenç küreselleşmenin ekonomik altyapı ve boyutlarını dirayetle işledikten sonra, sözü Atatürk dönemine getirip “O devirde “Batılılaşma”denilen şey ile bugün “küreselleşme” denilen şey arasında özünde hiçbir fark yoktur....... batılılaşmanın yerini globalleşme almış bulunuyor” diyerek Kemalistleri globalizm taraftarı olmaya çağırıyor.(49) Böylelikle hem derin devletin Kemalist politikalarıyla hem de Kemalist aydınlarla büyük bir ayrılığa düşüyor. (50)

Prof. Dr. Emre Kongar’da sosyal olgu olarak teknolojiye ağırlık vermek suretiyle “Teknoloji –İdeoloji Sarmalı ve Küreselleşmenin Diyalektik Olarak Sunduğu Çıkış Yolu ; Demokrasi ve İnsan Hakları” başlıklı yazısında:

“Tarım devrimi,tektanrılı dinler,Endüstri Devrimi de milliyetçilik ideolojilerinin aracılığıyla insanlığı biçimlendirmiştir.”

“Yani önce Tarım devrimi olmuş,arkasından gelen tektanrılı dinler,bütün dünyayı bu dinlere göre biçimlendirmişlerdir....”(51)

Günümüzde insanlığın Tarım ve Endüstri devrimlerinden sonra yaşamakta olduğu üçüncü büyük teknolojik devrim olan İletişim- Bilişim Devriminin ideolojisi,insan hakları yani demokrasi gibi görünmekle birlikte sonuç şimdilik belirsizdir.”

“Çünkü biraz yukarıda belirttiğim gibi, toplumlar tekdüze doğrusal bir çizgide değil, diyalektik  bir mantıkla,zıtların etkileşimi biçiminde gelişmektedir.” (52)

“Milliyetçilik ideolojisi,toplumla diyalektik bir etkileşim içinde,bir kolu ırkçı diktatörlere (faşizme),bir kolu sınıf diktatörlüğüne (komünizme),bir kolu da insan haklarına (demokrasiye) giden bir biçimde gelişmiştir.”

Tarım devriminin örgütlenmesi olan din-tarım imparatorlukları Birinci Dünya savaşı sonunda, Endüstri devriminin getirdiği milliyetçiliğin bir kolu olan ırkçı diktatörlükler, İkinci Dünya Savaşı sonunda öteki kolu olan sınıf diktatörlüğü , soğuk savaş sonunda çökmüşlerdir.”

“Şu anda insan hakları ve demokrasi ,iletişim-Bilişim Devriminin ideolojisi olacak gibi görünmektedir.”

“İşte Küreselleşmenin diyalektik olarak insanlığa sunduğu çıkış yolu da buradadır:”

“Küreselleşmenin tüm olumsuz etkilerine karşın,gerek çağın gerekleri,gerek İletişim-Bilişim teknolojisinin yaygınlaşması, gerekse tarihten gelen gelişme ve değişme eğilimlerinin birikimi,insanlığın önündeki insan haklarına dayalı demokrasi seçeneğini ciddi bir kurtuluş alternatifi haline getirmektedir.” (53)

Emre Kongar’ın, uzmanı olduğu halde küreselleşmeye sosyolojik bir formasyondan daha çok ideolojik ve ekonomik boyutuyla yaklaştığı küreselleşmenin sosyal olgu boyutunu ihmal ettiği seziliyor. Nazım Güvenç gibi Küreselleşme (Malikiyet ve Serbestiyet devri) ile Kemalist ilkeler,özellikle de Ulus-Devlet paradigması arasında bir uzlaşma zorlaması dikkat çekiyor. (54) Sosyal olgu ihmalinide muhtemelen post-indüsrialist (küresel) dönemin Atatürk İlkeleri ile bağdaşmaması sebebiyle yapıyor. Buna rağmen küreselleşmenin “nesnel sosyal olgu” boyutuna karşı çıkmıyor veya çıkamıyor, Güvenç kadar olmasa da sosyal realiteyi kabul ediyor.

EVAMİR-İ ŞER’İYE VE EVAMİR-İ TEKVİNİYE’DE NİMET KÜLFET DENGESİ

Gerek şer’i emirler (kanunlar), gerekse tekvini (kozmolojik) emirlerde, yani; bildiğimiz kelami şeriat ile iradi(fıtri) şeriat’ta hep nimet-külfet muvazenesi görürüz. Kodifiye edilmiş ilk İslâm hukuku müdevvenatı olan Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin 87. md.si;

“Mazarrat menfaat mukabelesindendir.

Yani, bir şeyin menfaatine nail olan onun, mazarratına mütahammil olur” (zararlarına katlanır)

88.md.si “Külfet nimete ve nimet külfete göredir” (55) der.

Hadis ve Ayet kaynaklı bu hükümler, İslam Hukukuna mahsusda değildir. Gerek Roma gerekse Anglosakson hukukunda ve Musevi Şeriatında durum farklı değildir. Çünkü bu ilahi bir emir olduğu gibi aklın, mantığın vicdanın ve tabiata konan şeriatın da gereğidir.

Bu durum fizik ve sosyal olay ve olgularda da böyledir. Mesela fil serçeden çok daha büyük ve kuvvetlidir ama hareket kabiliyeti de çok daha azdır. Ağaçların tek bir adım atacak kadar hareketleri yoktur fakat ,rızkları su,güneş ve karbondioksit olarak gökten gönderilir, ayaklarına gelir. Buna karşılık zeki ve çevik maymun ve tilki gibi hayvanlar rızklarının peşinde koşup dururlar. İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmak gibi büyük bir makamla şereflendirilmiştir, ama gereğini yapmazsa,cehennemde onun içindir. İnsan Şeytanın tasallutuna maruz kalır,ama buna maruz kalmayan melekleri geçebilir.

İki cihan saadeti bahşeden İslâm’la şereflenmek büyük bir nimettir, fakat namaz,oruç,hac,zekat gibi külfetleri de vardır. İslam hidayetine kavuşamamış fetret ehli ise ibadetle mükellef olmadığı halde cennete girebilir. Hukuk sistemlerinin Kamu Hukuku bölümünde yetki ve görevle taltif ve techiz edilen kamu görevlisi aynı zamanda sorumluluk ve müeyyideye de muhataptır. Her çoban sürüsünün (maiyetinin) sorumluluğunu taşır.

Vahşet ve bedeviyet devrinde yaşayan insanoğlu pek çok şeyden mahrumdu; fakat kira,elektrik,su,telefon faturaları ve vergi ödemek sıkıntısına düşmezdi. Bedeviler şehrin konforlarından mahrumdur,ama en temiz havayı soluyup en güzel kırların ve akarsuların manzaralarına sahiptirler,en berrak gökyüzünü, ayı ve yıldızları onlar seyrederler.

İnsanoğlunun Vahşet ve Bedeviyet devrinden Malikiyet ve Serbestiyet devrine kadar yaptığı bütün teknolojik yenilikler (tarım, endüstri,iletişim ve bilişim devrimleri) hem kişisel hem de sosyal hayatı değiştirip konfor getirmiş, fakat külfetlerini de beraberinde getirmiştir. İnsanın günümüzdeki karmaşık ve girift hayatı iyi yaşayabilmesi için çok daha fazla çalışıp, çok daha fazla kafa patlatması ve öğrenmesi gerekir, sade ve basit hayat öyle değildir. Sanayileşme; nimetleri yanında, toprak,su ve havamızı kirleterek külfet getirmiştir. Stres,aids, gibi bir çok yeni hastalıklar çıkmış kanser ve kalp hastalıkları artmıştır. İnsan,vahşet ve bedeviyetten kurtulduğu memlukiyet devrinde artık köle olmuştur. Yani, “zaman olur ki, adem-i nimet ni’mettir”.“Her musibette de bir cihet-i nimet vardır”. (Sözler s.664)

İnsanoğlu teknolojik ve sosyal buluşlara az direnmemiştir. İnsan teknikten çekinmiş ve korkmuştur. Bunlar sosyolojik incelemelere konu olmuştur.

İngiliz Parlamentosu 1861’de “Atsız bir arabayla taşıma yapmayı” yasakladı. Demiryolları ilk inşa edildiğinde lokomotifler İngiltere’de “tekerlekler üzerindeki cehennem” ve “Şeytan Vagonu”olarak anıldı. Pusula hariç gemicilik alanında hemen kabul edilen bir gelişme olmadı. (56)  Birçok mütefekkir;İbni Haldun ve Bediüzzamana göre şehir hayatı fıtratı bozan bir etkiye sahiptir. Bedevilerin fıtrat-ı asliyeleri oldukça bozulmamış olduğundan, İslamiyet’in, kudsi milliyetine daha yakındırlar. (57)

O halde bütün sosyal değişim,gelişim tekamüle de bu şer’i ve tekvini kanunlar çerçevesinde bakmalı (58), gelişmiş ve ileride olsa her yeni bir dönemin (Küreselleşmenin, Malikiyet ve Serbestiyetin) nimetlerle beraber yeni sorunlar da, (külfetler de) getireceğini hesaba katmalıyız.

Öyle olmakla birlikte “Hilkatte hayır asıl ,ser ise tebeidir. Hayır külli şer ise cüz’idir. Şöyle görünüyor ki;Alemin her bir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. (Mesela sosyoloji) Fen ise; kavaid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise;o nevide olan hüsn-ü intizamına keşsaftır. Demek cemi’ fünun (bütün ilimler), hüsn-ü intizama birer şahit-i sadıktır. Evet külliyet intizama delildir. (59)

Elhasıl; “Kainattaki maksut-u bizzat hayırlar ve güzelliklerdir”. (60) “Kainatta mutlak galip hayırdır”. (61) “Her şeyin kemale bir meyli vardır.” (62)

Burada fıtri Şeriat’ın bir başka kuralını daha hatırlayalım bütün doğumlar bir risk taşır,doğumlar sancılı olur ,sonrası iyi olur,muhtemelen küreselleşmenin de sancıları olacaktır. Bir önceki periyot olan ecir devri ( kapitalizm) de çok sancılı başlamış, kadın çocuk demeden en ağır işlerde sadece boğaz tokluğuna 16-18 saat çalışmak zorunda kalınmıştır. Sonra ise nimetlerden işçilerde yararlanmaya başlamıştır. Bu yüzden kapitalizmin ilk devrine “vahşi kapitalizm” denmiştir. Daha önceki devirlerde de benzer durumu görmekteyiz.

Nitekim globalizm konusunda 3 tane önemli esere imza atan ünlü Amerikalı düşünür. Richart Falk’ta kitaplarından birinin ismini “Yırtıcı Küreselleşme” koymak suretiyle vahşi kapitalizmi hatırlatmaktadır. Yani şimdilerde yaşanan küreselleşmenin vahşi yönüdür, denebilir. Falk’ın kitabının kapağında şöyle yazmaktadır;

“Dünya ekonomisine katılım gerekliliği,yırtıcı,küreselleşmeyi doğuran yeni liberalizmin gaddarlıklarına razı olmayı da gerektirmez. Kitabımızın ana tezi,aslında insani bir küreselleşmenin,ekonomiyle olduğu kadar kültür,siyaset ve ahlakla da ilişkili olarak kavranması gerektiğidir.” (63)

KÜRESELLEŞME TANIM, KAYNAK VE SONUÇLARI.

Küreselleşme çok konuşulmak ve yazılmakla birlikte çok geniş bir kavram ve de yaşanmakta olan bir süreç (dinamik) olduğu için muğlaklığını büyük ölçüde koruyor. Göklere yükseltenleri olduğu gibi, yerin dibine batıranları da var. Pürideolojik görenleri olduğu gibi, bütün tezahürleri kaçınılmaz bir olgudur diyenler de var. Burada Küreselleşme ile ilgili yapılmış olan üç tarif denemesi sonuç ve  unsurları üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

                                                          TANIMLAR

Kürselleşme dünyanın yaşadığı tarım ve endüstri devrimlerinden sonra ortaya çıkan üçüncü büyük devrimin, İletişim-Bilişim Devriminin görüntülerinden biri olup, son derece karmaşık nitelikte, hem siyasal, hem ekonomik hem de kültürel öğelerden oluşmaktadır.” (64)

“Genel olarak, küreselleşme, ülkeler arasındaki ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik ayrımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, daha iyi ancak, birbiriyle bağlantılı olguları içerdiği, bir anlamda maddi ve manevi değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin milli sınırları aşarak dünya çapında yayılması”. (65)

“Hangi alanda olursa olsun ekonomiden sanata, bilimden iletişime herhangi bir çalışmada, üretimde, yapımda,dünya çapında geçerliliği, ağırlığı, öncülüğü olan normların, ölçütlerin dikkate alınması veya etkili hale gelmesi, benimsenmesi; dünyaya açılarak yerelliğin, ulusallığın reddedilmeksizin dışına çıkılması ve evrensellikle bağdaştırılması, birleştirilmesidir.” (66)

                                                              KAYNAKLAR

1. Kaynak; İletişim, Bilişim ve Ulaşım Devrimi (Teknolojik ihtilaller)

İletişim alanında öncelikle telefon, telgraf, teleks, faks, radyo ve televizyon büyük atılımları oldu. Telefon sahasında on yıl önce, evvelce kimsenin görmediği cep telefonu furyası başladı, artık en ücra köşelerde, çocuklarda ve fakirlerde de var. Aradaki artık demode olan çağrı cihazları ve telsiz merakını da unutmamak gerek.

Radyolar oyuncak oldu, ceplerde taşınıyor,ulaşım araçları da televizyonsuz olmuyor. Televizyonun girmediği köy, yayınların uydu antenleri vasıtasıyla ulaşmadığı yer kalmadı. Uydu antenleri ulusal yayın diye bir şey bırakmadı.

Bilişim sahasında bilgisayar ve internet ağları müthiş iletişim fırsatları doğurdu, kompütürler diz üstü (laptop) oldu, artık ceplere giriyor Bir CD’ye onbirlerce sayfa bilgi yükleniyor.  İnternetle dünya üniversitelerinin kütüphanelerine giriliyor. Ve bütün bunlar çok ucuza yapılabiliyor.

Ulaşım; basit otomobiller, engebeli yollar, pervaneli uçaklardan, hızlı arabalar, muazzam otoban, tünel ve viyadüklere süpersonik uçaklara çok hızlı trenlere uzandı. Manş denizi tünelle çok kısa zamanda aşılıyor. Süveyş ve Panama kanallarının müthiş avantajlarını  hatırlayan bile kalmadı.

2. Kaynak bir siyasal olaydır; Sovyetler Birliğinin çökmesi (1991)

Bu olay soğuk savaşın bitmesine, doğu blokunun çözülüp dünyaya entegre olmasına ve siyasal-ideolojik alanlarda mühim zihniyet değişikliğine yol açtı. (67)

Emre Kongar, küreselleşmenin  siyasal, ekonomik ve kültürel ayaklarını ideolojik bir yaklaşımla şöyle özetler;

Siyasal  olarak Birleşik Amerikanın dünya liderliği ve dünya jandarmalığı, ekonomik olarak uluslararası sermeyenin egemenliği, kültürel olarak iki kolu var, tekdüze bir tüketim kültürünün empoze edilmesi ve kültür farklılığı olan her guruba ayrı siyasal özerklik verilmesi eğilimi. (68)

SONUÇLAR 

1-) Dünyanın Küçülmesi; Güneydoğu Asyada’ki bir ekonomik kriz domino etkisiyle bütün dünyayı sarstığı gibi, 11 Eylül terörü de etkilemektedir. Yugoslavyada’ki bir savaşa ABD ve NATO’da katılmaktadır. Küçülme sadece duygusal ve fikri planda değil, askeri, siyasi ve mali-(ekonomik) alanda da olmaktadır.

2-) Ulus-Devletlerin Egemenliklerinin Sınırlanması ve Kısıtlanması; Bir yandan ABD’nin egemenliği öte yandan AB,NAFTA,EFTA gibi devletlerin örgütlenmelerin önem kazanması ayrıca ulus-devletlerin içindeki farklı kültür guruplarının eğilimleri, ulus-devletleri aşağıdan doğruda zorlamaktadır.

3-) Terörün Küreselleşmesi; Terör uluslararası örgütlenme ve saldırılar yaparken kendilerine karşı terörist yöntemler kullanılan ulus-devletler de kendilerini korumak için aynı yöntemlere başvurunca,terörizm bu anlamda küreselleşmektedir. Örn; 11 Eylül terörü.

4-) Yerel ve Ulusal Kültürlerin Zayıflaması; Tekdüze bir tüketim kültürünün (popüler kültürün) yaygınlaşması bütün dünyada insanların aynı gazozu (Coca Cola, Pepsi Cola) aynı köfteyi (Mc donalds, Burger King) aynı pantolonu (Lewis, Wrangler) aynı ayakkabıyı (Nike, Adidas) tüketmesi. Bir yandan da farklı yerel kültürlerin farklı siyasal özerklik eğilimlerinin desteklenmesi ve güçlenmesi şeklinde farklı bir sonucun çıkması.

5-) Zenginlerin Daha Zengin, Yoksulları Daha Yoksul Olması; Yeni dünya düzeninin Küresel ekonomisi, uluslararası sermayenin egemenliği yoluyla, ekonomik etkinlikler sonunda, sermayenin tekelleşmesine yol açmakta, piyasa ekonomisinin uluslararası düzeydeki denetimsiz işleyişi bu sonucu doğurmaktadır.

6-) İnsan Hakları ve Demokrasi Kavramlarının Yaygınlaşması; Herne kadar ABD jandarmalığı ve uluslararası sermayenin bu kavramları zayıflatan hatta içini boşaltan bir etkiye sahip olsa da, serbest piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasına dayalı uygulamalar ve fikri etkinlikler bu kavramların dünya çapında yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Kongar’a göre bu zorunlu bir seçenek değil. (69)

BEDİÜZZAMAN VE KÜRESELLEŞME

Buraya kadar Bediüzzamanın Küreselleşme ile ilgili olarak nazari ve felsefi mahiyetteki görüşlerini kısmen aktardık. Bunlar konunun temel esaslarını teşkil eden daha ziyade genel ve mücerret yaklaşımlardı. Şimdi ise Küreselleşme ile ilgili daha pratik ve müşahhas görüşlerine yer vereceğiz.

Aşağıdaki satırlar Küreselleşmenin, kaynakları, sonuçları ve bize faydası konusunda şaşırtıcıbir ileri görüşlülükle tam 80 yıl (1921) öncesinden yolumuzu aydınlatıyor.

“Sebeb-i terakkisi herşeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metanet etmek şe’ninden olan, burudet-i memleket; mekan ve meskenin darlığı ve sakinlerin kesretinden neş’et eden fikr-i marifet ve arzuy-u sanat; ve deniz ve maden ve sair vesaitin müsaadesiyle hasıl olan teavün ve telahuk idi. Fakat şimdi tekemmül-ü vesait-i nakliye (ulaşım araçlarının gelişmesi) ile alem, bir şehr-i vahid hükmüne geçtiği gibi matbuat (basın) ve telgraf gibi vesait-i muhabere ve müdavele (haberleşme ve dolaşım araçları) ile ehl-i dünya bir meclisin ehli hükmündedir. Velhasıl; onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz. Eğer tevfik refikola.....” (70)

Zamanımıza göre çok yetersiz kalan 80 yıl öncenin ulaşım ve iletişim (matbuat,telgraf) imkanlarının bile alemi tek bir şehir hükmüne getirdiği, iletişimin ise insanları bir meclisin mensupları hükmüne getirdiği, böylelikle onların icat ve teknolojilerinden kolayca yararlanabileceğimiz teşhisleri oldukça etkileyici küresel ufuklardır.

“Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefiheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. tadili, büyük bir himmete muhtaçtır” (71) ifadesiyle de yer kürenin “bir köy şekline” (şehr-i vahide) döndüğü tespiti de aynı mahiyettedir. Nursi yukarıda, bir önceki iktibasta, küreselleşmeninteknoloji ile ilgili sosyal olgu boyutunu sadece olumlarken burada ise sefih medeniyetin gaflet perdesini kalınlaştırmasına itiraz ediyor. Yani müspet sosyal olgu ile menfi ideolojiyi ayırt edip, müspete sahip çıkıyor.

Bedizüzzaman bu metodolojiyi sıkça kullanıyor. Batı medeniyetine çok ağır ve müdellel tenkitler yaptığı pek çok yerde sanılır ki O Avrupa’ya ve medeniyetine külliyen karşıdır. Dikkat edildiğinde ise sosyal olgu ile menfi ideolojiyi birbirinden özellikle ayırdığını görürüz. Mesela;

“Avrupa fünunu ve medeniyeti, eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekat-ı fikriye de seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiye’de emraz-ı kalbiyeye inkılap ederek ziyade müşkilata medar olduğundan,bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyat-ı nefsaniye susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı manevisi ile bir cihette gayet kısa bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.” (72)

Beyanları Batı uygarlığını toptan reddediyor gibi anlaşılabilir fakat hemen peşinden şu hatırlatmayı ihmal etmez.

“Yanlış anlaşılmasın Avrupa ikidir. Birisi, İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek beşeri sefahate ve dalalete sevk eden ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.” der.

İnsanlığın sosyal hayatına nafi (faydalı) sanatların ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunun (fenlerin, bilimlerin) hakiki Hristiyanlıktan alınan feyizle teşkil edildiğini söyler. (73) Ve tabiatçı felsefeye, dalalet ve sefahate sevk eden ikinciAvrupa’ya itiraz eder. Ondan sonra da hitapları hep şöyledir;

“Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinde sakim ve dalaletlibir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki...........”

Ey sefahat ve dalaletle bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa!”

“Ey ikinci bozuk Avrupa!.....” (73)

Bediüzzaman; Mehasin-i medeniyet denilen emirler, şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir........” derken de oldukça iddialıdır.(74)

Alem-i manada Padişah’ı gördüm. Dedim.

- Sen zekatü’l-ömrü Ömer-i Saninin (75) mesleğinde sarf et.

Ta ki meşrutiyet riyasetine lazım bey’atın manası olan teveccüh-ü umumeyi kazanasın.

 Padişah dedi:

-Ben onun yolundan gideyim, siz de ol zaman ehlini taklid edebilirsiniz. Nerede sizdeonlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak?

Ben dedim:

-Bizde ki tenebbü-ü efkar-ı umumi (kamuoyunun uyanması) ve tekemmül-ü mebadi ve vesait (bir sonuca ulaştıran sebep ve vasıtaların iptidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi) ve ihata-i medeniyet, (medeniyetin kuşatılıcılığı) o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları ihtisal; hem de netice-i matlup olan adalet ve terakkiyi (ilerlemeyi) intaç edebilir. Düvel-i Ecnebiyenin (yabancı devletlerin) adaleti bunu ispat eder”. (76)

Said Nursi, insanlığın Vahşet ve Bedeviyetten, Malikiyet ve Serbestiyete, iptidaiderecesinden, İdadiye derecesine kadar nasıl terakki ettiğini peygamberler ve mezhepler tarihi verileriyle şöyle anlatır;

“Enbiya-i Salife zamanında tabakat-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkarca iptidai ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamanda şeriatlar, onların haline muvafık bir tarzda, ayrı ayrı gelmiştir. Hattabir kıtada bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş, sonra ahirzaman peygamberinin gelmesiyle, insanları güya iptida-i derecesinden idadiye derecesine terakki ettiğinden, çok inkılabat ve ihtilatat ile akvam’ı beşeriye bir tek ders olacak, bir tek muallimi dinliyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir. Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiye de gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mezheb-i alinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat, bu hal-i alem o hale müsaade etmediği gibi, mezahip de bir olmaz.” (77)

Bediüzzaman aşağıda ikinci dünya savaşı sonrasında “galiplerin dehşetli telaş ve hakimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinde gelen dehşetli vicdan azaplarını”, insan fıtratının baki hayat arayışını, ve Kur’an hakikatlarının revaç bulması tespitleri, günümüzün soğuk savaş galiplerinin (ABD ve Batı) bugünkü durumları da düşündüğümüzde ne kadar da zamanımıza hitap ediyor. (SSCB’nin çökmesi ve özellikle 11Eylül saldırısı sonrasına)

“Nev-i beşer bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve merhametsiz tahribatı ile; bir tek düşmanın yüzünden yüzler masumu perişan etmesiyle; ve mağlupların dehşetli me’yusiyetleriyle; ve galiplerin dehşetli telaş ve hakimiyetlerini muhafaza ve böyle tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fani ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidatın ve mahiyet-i insaniyenin umumi bir surette dehşetli yaralanmasıyla; ve........ Şimalda, Garbda Amerika da emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin maşuk-u mecazisi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici göründüğüne binaen, nev-i beşerin maşuk-u mecazisi olan hayat-ı dünyeviye böle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakiki sevdiği, aradığı, hayat-ı bakiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak; ve...... İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’an’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın Din-i Hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi, ruy-i zeminin geniş kıtaları ve büyük hükümetleri, Kur’an’ı Mucizü-l Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh-u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü.....” (78)

“Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz; lasiyemma (hususan) uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz.........herkeste Din-i Hakkı bulmak için bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek istikbalde nev-i beşerin din-i fıtrisi İslamiyet olacağına beraetü’l istihlal (iyi bir alamet) vardır.” (79)

Yukarıdaki tespitler ile “Ümit var olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır”. (80) “Acele ettim, kışta geldim; sizler cennetasa bir baharda geleceksiniz” (81) “İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyet’in olacak, hakim, hakaik-i Kur’aniye ve İmaniye olacak. Öyleyse şimdilik kader-i kısmetimize razı olmalıyız ki bize parlak istikbal ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş. Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’a hükmedecek..”(82) gibi müjdeler ile kendimizi mi kandırıyor, moral mi arıyoruz? Sorusu akla gelebilir. Çünkü başta Çeçenistan, Filistin,Keşmir, Afganistan olmak üzere bütün bir İslam Coğrafyası mağlubiyet ve neredeyse zillet içinde. Ciddi bir ümit ışığıda ufukta görünmüyor, zannedebiliriz. Unutmayalım ki bir 50-60 yıl öncesinde Türkiye,İran ve Afganistan dışında bütün İslam devletleri işgal altında ve sömürge idiler. Şimdi hiç olmazsa şeklen bundan kurtuldular. Üstelik Türk; Cumhuriyetleri de (Orta Asya da) buna katıldı. İslam’ın hakikatleri gerçekten yükseliyor ve İslamileşme gelişiyor. En azından Avrupa, ABD ve Müslüman olmayan diğer coğrafyalarda önemli sayıda, içlerinde kariyer sahiplerinin de (mütefekkir, sanatçı, yazar) bulunduğu kitleler İslam’ı öğreniyor, hidayete eriyor. Üstelik medeniyet sahasında 200 yıldır galip oldukları, İslam ülkelerinin de sefaleti zamanında bunlar oluyor. Eğer Müslümanlar biraz toparlanır,iman ve ahlakımızı biraz daha ziyadeleştirirsek acaba neler olacak?

Nursi şöyle diyor; Eğer biz ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalatını ef’alimize (fiillerimizle) izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiye’te geçecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler. (83)

Son cümlede geçen “küre-i arz” terkibini Nursi pek çok yerde defalarca kullanıyor. Bizim iktibas ettiğimiz yukarıdaki bölümlerde de birçok defa zikredildi. İlginçtir ki; Dünya veya eşanlamlısı olan arz münferiden değil de, çoğunlukla küre-i arz şeklinde geçiyor. Muhtemeldir ki yuvarlaklık ve bütünlük çağrışımlarını da içeren “küre” ve arz (dünya) küresi ve özellikle küre-i arz Bediüzzamanın cihanşümul küresel ufkunu ve İslam’ın evrensel perspektifini daha iyi ifade ettiği için kullanılıyor. Belki de böylelikle Malikiyet ve Serbestiyet Devrinin ikinci bir ismi oluyor.

ULUS-DEVLET, ULUSÇULUK

Bediüzzamanın  Beşeri yaşama devirleri (muhtasar dünya tarihi) ve dolayısıyla Küreselleşme ile ilgili en kısa fakat özlü beyanları şu olsa gerektir;

“Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği de parçalayacaktır.

Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muhabaresi, tabakatı  beşerin (sosyal sınıf ve tabakaların) şedit olan harbide terk-i  mevki ediyor.

Zira beşer edvarda (önceki devirlerde) esirlik (feodalite) istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir (kapitalist dönemde ücretli) olmuştur; Onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.

Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi (beş devri) var. Vahşet ve bedeviyet (ilkel komünal toplum), memlukiyet, (Köleci toplum) esaret, (feodal toplum) şimdi dahi ecirdir, (kapitalist toplum) başlamıştır, geçiyor”  (84)

Devletler, milletler muhaberesi, tabakat-ı beşer muharebesine neden? Terki mevki ediyor? Sorusunun cevabı yine metnin devamında; Ediyor zira “beşer edvarda esirlik istemedi kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor”, yani insanlık önceki kötü devirlerden olduğu gibi, kapitalist dönemden de kurtulmak istiyor, onun savaşını veriyor. Yani bir sınıflar mücadelesi devam ediyor.

Neden devletler, milletler muharebesi hafif de; sosyal tabakalar arası mücadele şiddetli? Bunun bir sebebi şu olabilir; Devlet ve milletlerin savaşları dünyanın belli bölgelerinde cereyan eden ve nispeten kısa süreli savaşlardır. Bütün insanlık ve sosyal sınıfları ilgilendiren bir savaş değildir. Halbuki sınıf savaşları; bütün insanlığı ve sınıfları etkileyen savaşlardır ve belli bölgelerde değil yeryüzünün her yerinde cereyan edebilir ve birkaç yüzyıl sürebilir. Şiddetin bir başka sebebi ise sınırlı ve belirli bir cephesi olmadığı için her yerde verilebilen bir mücadeledir. Mesela, Türkiye Yunanistan’la savaşa girse,batı Trakya’da oluşan cephe odaklı bir savaş olacak, fakat büyük gelir adaletsizliğinin, uçurumlarının olduğu Türkiye’deki ezilen sınıflar bütün yurt çapında aynı şehir ve mahallede bir muhalefet ve mücadele halinde olacaktır. Bu mücadelenin belli bir başlangıç ve bitiş zamanı da olmayacaktır. Çünkü şu alemin ihtilali say’in (emeğin) sermaye (kapital) ile mücadelesidir. (85) Bütün nev-i insanı ve hatta hayvanları rızka adeta şiddetli aşık ettirip; onları umumen rızka hizmetkar ve onun emrine veren ve onlara hükmeden rızıktır. (86)

Pek çokları tabakat-ı beşer mücadelesinin ancak sosyalizmin teşvikiyle olduğu SSCB ve Sosyalizmin çöküşüyle bunun biteceği ya da etkisini yitireceğini düşünmüştür. Halbuki belki de daha şiddetlisi şimdilerde geliyor. Zira önceki bahislerde geçtiği gibi kapitalist dönemin en yaygın siyasi ideolojisi “milliyetçilik”, devlet modeli ise “ulus-devlet” idi. Küresel süreç ulus-devleti sarsıyor, sınırlıyor. Ulus-devlet ve ulusçuluğun (milliyetçiliğin) gittikçe zayıflaması dikkatleri  uluslararası mücadeleden, sınıflararası mücadeleye çekecektir. (87) “Tabakat-ı beşer” mücadelesinin daha şedit olmasının en önemli sebebi de, sanırım budur.

Ülkeler arasındaki sıradağ,nehir, deniz gibi doğal  sınırlardan farklı olarak siyasi sınırlar, tarihsel süreçte sonradan belirmeye başlayan gayri-tabii engellerdir. Ulus-devlette son 2-3 yılın hadisesidir, insanlar; ulus-devlet ve sınırların kalktığı, en azından zayıfladığı bir dönemde de, öncelerde olduğu gibi pekala yaşayabilirler.

İnsan, aile, sülale,şehir,bölge,soy,millet,devlet,mezhep,din (ümmet), kıta, insanlık gibi birbirini kuşatan (çevreleyen) çeşitli sosyal, coğrafi ve siyasi daireler ile kuşatılmış olarak yaşar. Bunların değişik dozlarda olmak üzere bir hakikatı ve alt yapısı vardır. Fakat içlerinden birini, (ulus-devleti) cımbızla çekip dairelerden bir altı veya üstü hesaba katmamak, bütün vurguyu ulus-devlete yapmak fıtrata aykırı, aşırı bir yaklaşımdır. Nitekim bu paradigma değişmekte, mesela; Avrupa Birliğinde ortak para birimine geçiş ve serbest dolaşım ile sınırlar anlam ve önemini yitirmektedir.

Ulus-devletin zaman zaman otoriter ve totaliter ırkçı diktatörlüklere de dönüştüğünü de görüyoruz. Musollini’nin faşizm İtalya’sı, Hitler’in Nazizm Almanyası, Franko’nun İspanyası gibi.

Türkiye özeline baktığımızda; bilhassa 1930’lar Türkiye’sinin totaliter ve otoriter (diktatöryal) bir yapı arzettiğini görmekteyiz. Zira Türkiye’de “Milli şefler”, “Ebedi şefler” edinmişti. Türkiye’deki resmi ideolojik paradigmanın en bariz vasfı da ulus-devlet anlayışıdır. Küresellik bu anlam da, ırkçı, milliyetçi, devletçi yapılanmayı sarsmaktadır. Bu sebeple Türk halkına yıllarca batı uygarlığını (muasır medeniyeti), model olarak gösterenler acı bir fren yaptılar. Buna karşın batı kaynaklı her şeye, müspet olanlara da (insan hak ve özgürlükleri, hukuk devleti)  karşı çıkan milliyetçi-muhafazakar dindarlar ve siyasette dini söylemi kullananlar; artık AB’ye sıcak bakıyor, bazıları candan destekliyor. Yani küresellikle ilgili tavır alışlar ilericileri gerici,gericileri ise ilerici konumuna getiriyor.

TÜRK  ULUS-DEVLETİ ULUSAL  MI?

Bu arada Türk ulus-devletinin ne kadar ulusal olduğu da ayrı bir meseledir. Elbette ki “Ne mutlu Türküm diyene”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”  gibi ulusçu vurgular  ülkemizde yoğundur. İslam dünyasından özelikle Arap ve İran toplumlarından farklı ulusal kimliğimizde daima ifade edilir. Fakat sıra Hristiyan dünyasına ve batıya geldiğinde milliyetçiliğimizi unutur, birden çağdaş ve enternasyonal  oluruz. Nitekim Cumhuriyetin ilk yıllarında; hicreti başlangıç yapan hicri takvim yerine, Hz. İsa’nın doğumunu (miladı) başlangıç yapan Gragoryen Hristiyan takvimini kullanmaya başladık ki tatil günleri (holyday=Kutsal gün=tatil): Musevilerin (Cumartesi) İsevilerin (Pazar) kutsal günleridir. Kendi başımızdakileri atıp Avrupalının şapkalarını giymeyi kanuni müeyyideye bağladık. Kur’an’ın alfabesini terk edip latin alfabesini aldık. İslam Hukukunu bırakıp, değişik Avrupa devletlerinin kanunlarını yani  Roma Hukukunu aldık. Hatta Türk müziğini de radyolarda yasak ettik. Yani;hukuktan alfabeye, kıyafetten takvim ve müziğe kadar her şeyimizi ulus-devlet yapılanmamız sırasında da değiştirdik. Fakat hiç sormadık; geçekten de ulusal (milli) uygulamalar mı yapmaktaydık? Halbuki milli (ulusal) millete aid,ulusa özgü,milletle ilgili demekti.  İbadeti bile bütün İslam aleminin yaptığı gibi orijinal lisanıyla değil de, ulusal dilimizle (Türkçe ezan) yapmanın önemini vurgulayıp, ilkokuldan başlayarak üniversitelere kadar, anadil harici bir yabancı dille eğitim yapmayı  yadırgamadık.  Yani ulusçuluğumuz İslam’a  ve İslam alemine karşı etken, Hrıstiyan dünyasına karşı ise edilgen idi.

Kültürel muhteva ve arka plandan arındırılmış bir ulusçuluk (Türkçülük) biyolojik bir kavram olmaktan öteye geçemeyeceği gibi “biyolojik Türkü” tayin ve tespitte son derece zordur  ve  hiç kimsenin de işine  yaramaz.

KÜRESELLEŞME VE AHLAK

 

Buraya kadar pek çok defa olgu-ideoloji ayrımını dile getirip, sosyal bir olgu olarak insanlığın daha iyiye gittiğini, fakat ideolojik yaklaşımların ise, müfrit ve fırsatçı bir anlayışla devamlı suistimaller içinde olduğunu belirttik. Mesela “Ecir devri” kendinden önceki devirlerden daha iyiydi ama, bu devirde ortaya çıkan milliyetçi ideolojiler (faşizm,nazizm) iktisadi bir ideoloji olarak liberalizm için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu  sebeple; ecir devrinin bir başka ismi olan Kapitalizm de, bir ideoloji zannıyla hep kötü hatırlanmıştır. Bu da göstermektedir ki insanın cüzi de olsa iradesi, tutum ve davranışları sosyal olgu kadar olmasa bile önemli ve etkilidir. 

Birey olarak insanın,toplum olarak da insanların en temel zaaflarından biri kendisine bahşedilen nimetleri,güç ve kuvveti temellük edip onunla kibirlenmesi, başka insanların aleyhine  kullanması, menfi bir ideolojiye dönüştürmesidir. İnsan şüphesiz irade-i cüziyesini,tutum ve davranışlarını iyi yönde de kullanabilir. Bu iyi ve kötüyü tespit eden kurallara da ahlak kuralları diyoruz.

Küreselliğin en fazla ihtiyaç duyduğu veya duyması gerektiği şey de “global ahlak” olmalıdır. Yoksa; ABD kendi ihdas ettiği (kendinden menkul) “Yeni Dünya Düzeni” ile “ben yaptım oldu” mantığıyla hareket ettikçe küresel bir öfke ile karşılaşılacak, adaletsiz davranmaya devam ederse de bu öfke onu boğacaktır. Bir dönem üst düzey bir CIA yetkilisi olarak çalışan Graham Fuller bile, dünya genelinde insanların, ABD’nin terörist saldırıları hakettiğini, düşündüğünü kabul ediyor.

Pek çok, güzel ahlak ilkesinden sadece biri bile problemi çözecektir. Bunu bulmak için fazla uğraşmaya da gerek yok. Mesela Hindu dünya görüşünün bir özeti olarak;

“Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma, kendin için arzuladığını başkası için de arzula” (Mahabharata, Anussasana Parra 113.8)

Tevrat’ta altın kural; “Komşunu kendin gibi sevmelisin” (Lev 19:18) veya “Kendine yapılmasını istemediğini, başkasına yapma” (Btalmud, Shobbath 31. a) 

İncil’de; “Yalnız kendine yapılmasını istediğini başkasına yap” (Luka  b:33) 

Hz. Muhammed (s.a.v.); “En asil din kendin için istediğini başkaları için istemen, kendin için üzüntü duyduğun şeye başkaları içinde üzüntü duymadır” veya “Kendiniz için istediğinizi, kardeşiniz için istemedikçe, gerçek mümin olamazsınız” (88) 

Bu temel ilke ışığında; Fukuyama; “Tarihin Sonu”, böbürlenmesinden, Huntington “Medeniyetler Çatışması” tahrikinden, Bush “Haçlı seferi” gafından,Berlüscionni, “Üstün Batı” herzesinden vazgeçmeli, “sermayenin dolaşımına evet, emeğin dolaşımına hayır” ve “zengin daha zengin, fakir daha fakir” adaletsizliği terkedilmelidir. Bir Filistinli, bir Irak’lı,bir Afgan’ın öldürülmesi ile bir Amerikalı veya İngiliz’in öldürülmesi aynı infiali  uyandırmalıdır. (89) 

Emekli Büyükelçi İnal Batu’nun dediği gibi; “uzun vadede  terör ve huzursuzlukları önlemenin tek yolu var; Daha adil bir dünya”   Evrensel adalet, Evrensel ahlak (90)

 

                                                              SONUÇ

Dünyamız elbette ki, küre şeklinde ve bütünlük (globallık) arzeden bir gezegendir. Bu binlerce yıl öncesine giden  yaradılışında da böyle idi. Yoksa bazı insanların irade ve tercihlerinden dolayı böyle bir hal almış değildir. Bu fiziki ve coğrafi küreselliktir.

İnsanlar bakımından  ise  Hz. Adem’den  başlayarak, dünyayı tanıma yolunda atılan her adım, her bilgi, evcilleştirilen at, tekerleğin icadı gibi her teknik buluş, iletişim ve ulaşımı geliştirip küreselleşmenin zeminini hazırladı. 

İslam ise zaten, küreselliğin ötesinde cihanşümul, alemşümul bir dindir. Evrenselliği “fizik dünya” ile de kalmaz, o aynı zamanda “metafiziki” de ihata eder. Sadece Arab’a, Türk’e, İranlı’ya değil, Endonezya, Amerika ve Avrupalı’ya da hitap eder, onların da dinidir. Muhatap kitlesi sadece insanlar da değildir. Cin ve Melekler gibi ruhanilere de hitap eder. O Mekke, Hicaz, Arabistan ve Ortadoğu da kalmaz, Asya, Afrika Avrupa, Dünya,Güneş Sistemi ve tüm Evrenle de ilgilidir.

Din ise sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği değil, Hz. Adem’den itibaren bütün Peygamber-i zişanın getirdikleridir de. Hz. Adem’de İslam’ı getirdi. Hz. Nuh, Musa ve İsa’nın tabileri de Müslüman idiler.

İslamların siyasal organizasyonları olan Emevi,Abbasi,Selçuklu,Osmanlı İmparatorlukları ise ulus ve ulus-devlet kalıplarını oldukça aşmış yapılanmalar idi.

İslam’ın Dünyaya ve İnsanlığa vereceği çok şey var. İnsanlıkta İslam’ın evrensel hakikatlerine her zamakinden daha muhtaç. Evrensel dolaşım, değerlerin de dolaşımı olacak. Bir değer olarak İslam, hak ettiği ilgi ve saygıya ulaşacaktır. Bunun en büyük engeli  belki de Müslümanlardır. İnsanlar orijinal ve saf İslam’la tanıştıklarında daha önce tanıyamadıklarına üzülecek, tanıtmayanlara kızacaklardır.

Uluslararası  dolaşım, (Küresellik) ilk etapta güçlülerin lehine görünebilir, fakat büyük bir güç, bazen büyük zaaf ve kör noktalarında sebebi olur. Bazen de zayıflar acziyetlerini kendileri için şefeatçı yaparak “En Büyüğün” himayesini hakedebilirler. Çünkü fıtri meyelan mukavemetsüzdur. 

                                                           DİPNOTLAR 

1-      Bu konuda geniş bilgi için Bkz. Sosyoloji , Samuel Koenig, Ütopta Kitapevi Ekim 2000 İst. s.3 vd. Sosyoloji,Doç. Dr. Mustafa E. Erkal, Filiz Kitapevi 1983 İst. s.15 ve s. 56

2-      Sosyolojik Praksis, Kadir Cangızbay, Öteki Yayınevi 1998 Ank.

3-      Sosyoloji, Doç Dr. M. E. Erkal s. 174

4-      Sosyal Gelişme ve İslam Prof. Dr. İzzet Er. Rağbet, 1999  İst.  s. 29

5-      Sosyoloji, Doç. Dr. M. E. Erkal s. 204

6-      A.g.e. s. 176 vd.

7-      Remzi Kitapevi, 1985 İst. 4. Basım

8-      Sosyoloji, Koenig s. 287-310

9-      A.g.e. s. 287

10-  Toplumsal Değişme, E. Kongar S. 63

11-  A.g.e. s. 88

12-  A.g.e. s. 121

13-  A.g.e. s. 310-311

14-  Aslında Darwinci evrim teorileri bir “Yaradan” telakkisini ne kadar uğraşsa da cerhedemez. Çünkü, basitten mükemmele doğru görünen bu muhteşem tablo, sadece gelişme (evolotion) mekanizmasını açıklama sadedinde mütevazi bir çaba olabilir.  Yoksa bu mekanizmanın ilimsiz, ihtiyarsız, murakabesiz, kudretsiz, elhasıl, failsiz olabileceği; kör, sağır, şuursuz tabiata verilemeyeceği  bedihidir. Hatta zorunlu olarak organizasyon, organizatörü, eser, müessiri, fiil, faili, masnu ise saniini gösterdiğine göre, evrim mekanizmaları bu hakikatı değiştiremez., sadece merak ve hayretimizi artırır,artırmalıdır.

15-  Bkz. Felsefe Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitapevi İst. 1979, s. 133 vd. Evrim ve Evrimcilik Maddeleri

16-  M.E.B. Yayınları İst. 1988 Zakir Kadiri Ugan çevirisi.

17-  Sosyal  İlimler Metodolojisi, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Filiz Kitapevi 1994 İst. s. 58

18-  Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Prof. Dr. Ayferi Göze, Beta 1986 İst. s.96, Prof. Göze; İbni Haldun Mantesguieu, Rousseou, Machiavel, Hobbes, Hegel ve Gabineov’ya da öncülük ettiğini söyler. Prof. Dr. H. Ziya Ülken ise “Açıkça Marx’ın öncüsü olarak görünüyor.” der.

19-  Arnold Tonybee “halen tarih felsefesini elinde tutan adam” Mukaddime hakkında da “Bu eser hangi çağda ve dünyanın neresinde olursa olsun beşer aklının ortaya koyabileceği tüm buluşların en büyüğüdür” der. Bkz. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, İnsan Yay. İst. 1998 s. 39

20-  Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Prof. Dr. A. Göze s.96

21-  Sosyal İlimler Metodolojisi, Prof. Dr. A.K. Bilgiseven s.65

22-  Siyasal  Düşünceler ve Yönetimler A. Göze s.87

23-  Prof. Erkal’ın İbni Haldun’u Marx, Comte ve Durkheim ile birlikte Evrimci, Prof. Kongar’ın ise Organizmacı olarak incelediğini yukarıda belirtmiştik.

24-  Felsefe Sözlüğü, O. Hançerlioğlu, s.133-135 Evrimcilik ise; “tekamüliye” “tehavvüliye”, “mezhebi irtika” “istihale mezhebi” olarak anılmaktadır

25-  Muhakemat, Sözler Yay. İst. 1977 S. 13-15

26-  Bediüzzaman bu mısraları ünlü pozitivist (ateist) Dr. Abdullah Cevdet’ten büyük bir özgüven ile gocunmadan almıştır. Bir materyalist olan Abdullah Cevdet zamanında olmadığı için “evrim” sözcüğünü kullanmamıştır. Eğer yaşıyor olsaydı, (ya da yaşayan Abdullah Cevdet’ler )“tekamül” yerine “evrim” kelimesini kullanacaklardı. İlk mısrayı günümüz Türkçesine “Her atomda meyil apaçıktır evrime” diye çevirsek dindarların çoğu şiddetli muhalefet edeceklerdir.

27-  İşarat-ül İcaz ,Yeni Asya Neş. İst. 1997 s.32

28-  Münazarat, Yeni Asya Neş. İst.  1997 s. 38

29-  Sünuhat, Yeni Asya Neş. İst.  1997 s. 35

30-  Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neş. İst.  1997 S. 43

31-  Sünühat, Yeni Asya Neş. İst.  1997 s. 39

32-  Muhakemat, Sözler Yay. İst. 1997  s. 124

33-  Bu elbette ki ifratların tefritleri doğurması kuralının bir tezahürüdür. Fakat unutulmamalıdır ki ifrat (biyolojik evrim) nasıl ki bir aşırılık ve hata ise; her türlü tekamülü reddetmekte bir tefrittir. (karşı yönde bir aşırılık ve yanlıştır) Türkiye’de dindarlar; sosyalizm enternasyonal bir ideoloji diye, kolaylıkla milliyetçi muhafazakar (ulus-devletçi) resmi ideolojiye meylettiler. Halbuki İslam belki de en evrensel (cihanşümul) bir hakikatin ifadesidir. Keza solcular ve Marksistler’de istiyor, diye, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklere pek de sıcak bakılmamıştır. Halbuki bu kavramların şahikası İslam’ın muktesebatıdır. Elhasıl “her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikameti ise hadd-i vasattır” (S. Nursi, Lemalar s. 31)

34-  Mesela; İbni Teymiye’ye göre Allah’ın meşihet’i iki kısımdır. Kevni-yani evrendeki oluşlarla ilgili meşiheti 2. Şer’i Yani dinin hükümleri ile ilgili meşiheti.

35-  Hutb-i  Şamiye s. 137-138

36-  A.g.e. s. 135

37-  Bu konuda ayrıntılı bilgi için Bkz. Köprü, No 48 İst. 1994 Hakan Yalman’ın “Risale-i Nur’da Şeriat-ı Fıtriye Üzerine” Ayrıca, Köprü No. 70 İst. 2000, Ömer Faruk Uysal’ın “Plüralist Hukuk Felsefesi ve Bediüzzaman” özellikle s. 21-23

38-  Köprü No.   İst. 2000

39-  Toffler; insanlığın 3 değişik aşama geçirdiğini, bunlardan 1.dalganın (ki bizce köleci ve feodal dönemlerdir) Tarım Devriminde ortaya çıktığını, 2.dalganın Sanayi Devrimiyle başladığını (kapitalist dönem) 3.dalganın ise Sanayi-Kapitalizm sonrası dönem olduğunu söylemektedir. (Üçüncü Dalga A. Toffler Altın Kitaplar s. 25 vd)

40-  Sözler Y. Asya Neş. 1997  İst. s. 649

41-  Mektubat Yeni Asya Nerş. İst.  1997 S. 353

42-  Mezkur yazıda “Beşeri Yaşama Devirlerinin Genel Mahiyeti” başlığı altında, bu devirler zorunlu olarak mı yaşanır? Aynı zaman ve yoğunlukta mı yaşanır? Bu devirler bir tekamül’ü ifade eder mi? Sorularına cevap aranmış. “Kavram Kargaşasının Çözümüne Bir Katkı” başlığı altında da, Kapitalizm , Liberalizm, Sosyalizm, Malikiyet ve Serbestiyet devri ve İslam karşılaştırılmıştır.

43-  Ne ilginçtir ki; liberalizm de Marksizm gibi, Materyalist ve determinist bir yaklaşımdır. Nasıl ki Marx; Sosyalizme, şartları oluşunca zorunlu olarak geçilecek (dünyevi cennet kurulacak) diyorsa; liberallerde; piyasaya hiçbir müdahale olmaz ise en verimli, en kaliteli üretim şekli kendiliğinden (determine olarak) doğacaktır derler.

44-  Elbette pek çokları kapitalizmin anlamına beşeri bir ideoloji ve spekülasyonları da yüklerler.

45-  Tabi ki Nursi’nin asıl başarısı kapitalizmden (ecir devrinden) sonraki dönemin sosyalizm ve benzeri bir ideoloji değil de, Malikiyet ve Serbesiyet devri olduğunun tespitidir.

46-  Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam , Derleme, Vadi Yay. Ank. 1998  s.7

47-  Globalizm, BDS Yay. 1998 S. 11-12  Ayrıca Bkz. s.20-21-125

48-  A.g.e. s .14

49-  A.g.e. s. 126-127

50-  Zira Emin Çölaşan, Coşkun Kırca, Mümtaz Soysal, Kemal Yavuz, (Em. Org. Gen.) Sosyalist Kemalist Doğu Perinçek ve Milliyetçi Kemalist Abdulhaluk Çay küreselleşme karşıtı olduklarını deklare eden aydınlardır.  (Aksiyon 11.8.2001  s. 35)

51-  Küresel Terör ve Türkiye, Remzi Kitapevi İst. 2001 s.36

52-  A.g.e. s. 37

53-  A.g.e. s. 38

54-  A.g.e. s. 53, 141-155

55-  Açıklamalı Mecelle, Hazırlayan A. Himmet Berki, Hikmet Yay. İst. 1982  s.27

56-  Sosyoloji, Samuel Koenig  s. 306-309

57-  Münazarat, Bz. Said Nursi Yeni Asya İst. 1996  s. 106

58-  Resulullah’ın (s.a.v.) Veda Haccı sırasında verdiği hutbeler esnasında “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim” (Maide 3) mealindeki ayet Ashab-ı Kiram’da son derece sevinç ve feraha sebebiyet verdiği halde, Hz. Ebubekir ağlıyordu. Sorduklarında, “kemalin sonu zevaldir, Resulullah’ın (a.s.m) vefatı yaklaştı ona ağlıyorum” demiştir. Aynı sırrı Hz. Ömer’in de idrak ettiğini kaynaklar zikreder. (Peygamberimizin Hayatı, Salih Suruç Zaman, İst. 1998 2. cilt. s. 423-424

59-  Muhakemat, Bz. Said Nursi s. 34

60-  İşarat’ül İcaz, Bz. Said Nursi s. 32

61-   Münazarat, Bz. Said Nursi s. 38

62-   Sünühat, Bz. Said Nursi s. 35

63-  Küre Yayınları, İst. 2001

64-  Küresel Terör ve Türkiye, Emre Kongar s.23

65-  Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler, DPT 2375, ÖİK-440 Ank. 1995 s. 1den nakleden, Medya Emperyalizmi ve Küreselle&#