FITRİ ŞERİAT VE KÜRESELLEŞME GLOBALİZM Mİ?

MALİKİYET VE SERBESTİYET DEVRİ Mİ?

 

Av. Ömer Faruk Uysal

Hukukçu Yazar

 

Hulefa-i Raşidin’in ve Ömer b. Abdülaziz’in zamanlarını taklid edebiliriz. Eğer denilse ki;”Onlardaki safvet ve ahlak-ı hasene biz de yoktur ki; taklid mümkün ola! Ben derim;Meyl-i terakkinin ikazıyla bizdeki tenebbüh-ü efkar ve telahuk-u efkardan hasıl olan tekemmülü mebadi ve ihata-i medeniyet bu safvet ve ahlakın yerini tutar. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bu cevabı ispat eder.

Bediüzzaman Said Nursi

İçtima-i Reçeteler c. 2 s. 29

 

 

GİRİŞ

 Globalizm ya da Küreselleşme nedir? Spontane (kendisel) bir sosyal vakıa, sosyal gerçeklik, hatta bir sosyal zorunluluk (deterministik bir durum) mudur? Yoksa bazı insanların, özellikle batılı, bilhassa Amerikalı mütefekkirlerin ürettiği, hatta uydurduğu, fikri bir spekülasyon ve bir ideoloji midir? Yada daha başka bir şey midir? İyi midir? Kötü müdür? Fayda ve zararları var mıdır? Varsa nelerdir?

 Bütün bunlara ve globalizmle ilgili akla gelebilecek daha pek çok soruya sağlıklı ve doğru bir cevap verebilmek için Toplum bilimi (sosyolojinin) konusuna giren ve sosyal değişme, sosyal gelişme ve ilerleme (tekamül) yaklaşım ve teorilerini hatta, kanuniyetlerini, dikkate almakta pek çok fayda var. Küreselleşme her ne kadar iktisadi, siyasi, kültürel, hukuki, psikolojik ve sosyal psikolojik boyutlara sahip bir kavram ise de; en fazla sosyolojinin konusuna girdiği söylenebilir. Zaten siyaset sosyolojisi, iktisat sosyolojisi, hukuk sosyolojisi, sosyal psikoloji gibi disiplinler de gösteriyor ki toplum bilim toplumla ilgili her konuya ilgi duyar ve bir bakıma temel teşkil eder. (1) "Genel Sosyoloji" bilgileri ve içtimai değişme nazariyelerinden başka; sosyolojisi yapılan bir konu, bir toplumbilimi uygulaması ve pratiği olarak ta kürselleşmeye bakabiliriz, "Sosyolojik Praksis" yapabiliriz. (2) 

 Hemen fark edileceği gibi globalizm, sosyal bir olay veya bir olgudur. En azından, bu görüşte olanlar pek çoktur. Ve buradan hareketle bunun toplumsal bir değişim veya gelişim, hatta bir ilerleme veya evrimi ifade ettiği de savunulmaktadır. Kaldı ki küreselleşme sadece zihni bir spekülasyon olarak değerlendirilse bile; "Sosyal değişme” bilgi ve teorileri yine önemli bir perspektif, hatta kıstas olarak, bu son görüşü de sağlama, belki de doğrulama imkanı verebilecektir. Bu sebeple kısaca da olsa "sosyal değişim” nedir? ona bakmalıyız.

SOSYAL DEĞİŞME – SOSYAL GELİŞME

 

 Sosyal değişme toplumbiliminin önemli konularından biridir. Okuyucusuna sosyoloji hakkında genel ve temel bilgiler vermeyi hedefleyen pek çok sosyoloji kitabı bu konu üzerinde önemle durur.

 

 Sosyal değişme, sosyal gelişme ve ilerleme kavramları çoğunlukla birbirine karıştırılır. Değişme de değer hükmü ve iyi ve kötüye doğru bir farklılaşma söz konusu değildir. Sosyal ilerleme de sosyal gerileme de bir değişmedir. Gelişme ise daha çok olumlu bir farklılaşmayı ortaya koyar. Ekonomik refahın artışı, orta sınıflaşma, rasyonel düşünme alışkanlığının yaygın bulunması, sosyal ve kültürel seviyenin yükselmesi, demokrasi ve insan haklarının gelişmesi gibi. (3) Yani sosyal ilerleme;sadece maddi unsurlarda meydana gelen değişme ile gösterilmesi mümkün olmayan, maddi ve manevi hedeflerin her ikisine birden ulaşmayı temin eden bir ilerlemedir. (4) Bir toplumda ekonomik gelişme ve büyüme ile birlikte, sosyal ve kültürel seviyenin artışıdır. (5)

 

 Sosyal değişme ve sosyal gelişmenin birbiriyle iltibası, teorisyenlerin çoğunun değişmenin hep iyi ve güzele doğru olduğu tezi sebebiyledir. Yani onlara göre her değişme, aynı zamanda bir gelişmedir de. Daha az önemli ikinci bir sebepte, sosyal gelişme için kültürel ve manevi gelişme şartını fazla dikkate almamak, maddi gelişmeyi önemsemektir.

 

 TEORİLER

 

 Bu konuda onlarca nazariye üretildiği için sosyologlar bunları belli bir tasnife tabi tutarak incelemektedirler. Prof. Dr. Mustafa Erkal dört ana Sosyal Değişme Modelinden söz eder.

A- Evrimci Model; İbni Haldun, A. Comte,K. Marx (F. Engels), E. Durkheim,O. Spengler,M. Weber.

B- Devri Dalgalı Model; Pareto, P.A. Sorokin

C- Yapısal-Fonksiyonel Model; T.Parsons, P.K. Merton,W. P. Ogburn, Malionowski.

D- Çatışmalı Model; R.Dahrendorf (6)

 

 Prof. Dr. Emre Kongar, “Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği” (7) adlı oldukça kapsamlı çalışmasında, tasnif ve incelemeyi şöyle yapar.

 

 Büyük Boy Kuramlar; Bütün İnsanlık tarihini kapsayan evrensel kuramlar.

 

 I- Organizmacı Modeller

A- İbn Haldun ve Asabiyet

B- Nicoolai, J. Danilevsk ve Tarihsel Kültürel Varlıklar

C- Oswald Spengler ve Kültür Organizmaları

D- Alfred L. Kroeber ve Kültür Kalıpları

E- Arnold J. Toynbee ve Meydan Okuma ve Karşı Koyma

 

 II- Evrimci Modeller

A- Gordon Childe ve Kültürel Evrim

B- Herbert Spencer ve Müdahalesiz Evrim

C- Auguste Comte ve Üç Hal Kanunu

D- Max Weber ve Karizma

E- Emile Durkheim ve İşbölümü ile Farklılaşma

F- Ziya Gökalp ve Ulusal Kültür- Uygarlık

G- Üçlü Devrim Komitesinin Bildirisi

 

 III- Diyalektik Modeller

A- Pitirim A. Sorokin ve Kültür Üst sistemleri

B- Karl Marx ve Sınıf Çatışması

 

 Orta Boy Kuramlar; Toplumu, değişmenin birimi olarak ele alan kuramlar.

 

 I- Yapısal-Fonksiyonel Modeller

A- Talcott Parsons ve Toplumsal Farlkılaşma

B- Robert K. Merton ve Anamie

C- Francesco Concion ve Fonksiyonel Sistem

D- William F. Ogburn ve Kültür Boşluğu

E- Mübeccel Kıray ve Tampon Kurumlar

 

 II- Çatışmacı Modelleri

A- Vifredo Pareto ve Seçkinlerin Dolaşımı

B- Ralf Dahrendorf ve Çatışma Gurupları

 

 Küçük Boy Kuramlar; Toplumsal değişmeyi gurupsal süreçlere ve psikolojik öğelere bağlayan sosyal psikolojik ve psikolojik kuramlar.

 

 I-Gurupsal Modeller

 A-J.L. Moreno ve Sosyometri

 

 II- Bireyci Modeller

A- Richard T. Lapierre ve Asosyal Değişme

B- Everett E. Hagen ve Yaratıcı Kişilik

 

 Samuel Koenig’te daha ziyade M. Erkal’ın tasnifine benzer bir sınıflama yapar. (8)

 

 Değişim tüm kültürlerin ortak ve özgün hususiyetidir. Değişim oranı ise basit ve gelişmiş toplumlara göre farklı olabilir. Basit olanda çok yavaş, gelişmiş toplumlarda ise hızlı ve çok hızlı olur. İlk sosyologların zannettiği gibi tümüyle statik (durağan, değişmez) bir toplum ilkel zamanlarda bile yoktur. (9)

 

 Bu nazariyelerden bizim edindiğimiz intiba; değişmenin mutlaklığı, gelişme ve ilerlemenin veya tekamülün, özellikle maddi, (ekonomik, teknolojik, bilimsel) alanlarda ise bir kural teşkil edecek şekilde yaygınlığıdır. Aynı şeyi manevi, ahlaki alanda söylemek ise doğru olmayacaktır.

 

 Mustafa Erkal; İbni Haldun ve K. Marx’ı, Comte ve Durkheim ile birlikte evrimci Modelde ele alırken, Emre Kongar İbni Haldun’u Organizmacı, Marx’ı Diyalektik, Comte ve Durkheim’i ise, Mustafa Erkal’ın yaptığı gibi Evrimci Modelde incelemiştir. Erkal P. A. Sorokin’i Devri Dalgalı Modelde, Kongar ise Marx ile birlikte Diyalektik Modelde ele almıştır.

 

 Aslında bu yaklaşım farklılığında şaşılacak bir yönde yoktur. Çünkü Organizmacı kuramlar uygarlık yada kültürleri, canlı organizmalar gibi doğan, büyüyen ve ölen varlıklar şeklinde ele alırken (10) Evrimci Modeller insanlığın doğrusal bir çizgi üzerinde geliştiği ana fikrinde şekillenmişler. (11) Diyalektik modeller ise zaten evrimci modellerin özel bir şeklidir.(12)

 

 Aslında ayrı ayrı modeller birbirine benzeyen ortak özellikler taşıdıkları gibi, aynı modelde yer alan mütefekkirlerde farklılıklar arz etmektedir. Esasında her bir model ve düşünür bir veya birkaç gerçek olguya dayanmakta, model ve kuramlar hep birlikte bir bütün teşkil eden fotoğrafı tamamlamaktadır. Fotoğrafta görünen ise toplumsal değişme ve gelişmedir, doğrusal (lineer) veya doğrusal olmasa da ilerlemedir. En azından şu denebilir; “Meslekler,mezhepler ne kadar batıl da olsalar,içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak,bir hakikat bulunur” (Mektubat,s 354) veya “Şu batıl mezheplerde birer dane-i hakikat mevcut, münderiçtir; mahsusu mahalli vardır. Batıl olan tamimdir.” (genelleştirmedir) (Sözler ,s.650)

 

 Emre Kongar; yaptığı incelemelerin sonucunu, ele almış olduğu düşünürlerin fikir birliğine ulaştıkları noktaları 18 önerme halinde sıralar. En önemli gördüklerimizi aynen aktarıyoruz.

 

1-) İnsanoğlunun evriminin belirleyici öğesi teknolojidir.

4-) İnsanoğlunun evrimi zorunlu olarak ahenkli ve tek düze bir evrim değildir.

5-) İnsanoğlunun bir birimindeki (bir toplumdaki ) değişme bütün insanlığı etkiler.

11-) Her toplumsal yapı içinde status guo (statüko)taraftarı ve değişiklik taraftarı öğeler vardır.

12-) Toplumsal yapının bir öğesinin değişmesi tüm yapıyı etkiler.

15-) Bir toplumdaki değişme, kısa vadede, insanoğlunun genel evrim çizgisine uygun olmayabilir.

16-) Bir toplumdaki değişme uzun vadede insanoğlunun genel evrim çizgisine ters düşemez. (13)

TEKAMÜL – EVRİM

 Görüldüğü gibi sosyal değişme ve gelişme (ilerleme) bizi mecburen evrim veya tekamül konusuna getirmektedir. Doğrusu dindarlar ve dine eğilimli olanların çoğunlukla "evrim" kavramına soğuk baktıkları, hatta şedit muhalifleri oldukları izahtan varestedir. Zira "evrim teorileri" öncelikle Lamarck, özelikle de Darwin, şimdilerde Neodarwinciler tarafından bilhassa canlılar aleminin, (biyolojinin) tek bir hücreden başlayarak çeşitlendiği ve bugünkü mükemmel canlıların oluştuğu, dolayısıyla da metafizik bir yaratıcıya ihtiyaç olmadığını işleyip dururlar. Elbette ki bu anlayış; kutsal kitaplardaki (Tevrat,İncil, Kur’an) yaradılış vakıası ve Yaratıcı telakkisine aykırıdır. Bu anlam da dindar tepkiler mantıklı ve yerindedir. Fakat evrimin "biyolojik evrim" veçhesi, veçhelerden sadece biridir ve evrimin Darwin’in iddia ettiği şekil ve muhteva da olması da müfrit ve spesifik bir görüştür. (14)

 

 Gerçek şu ki evrim ne Darwincilerin iddia ettiği biçim ve içerikte, münhasıran biyolojik bir konudur ne de Darwin ve Lamarck gibi batılı, pozitivist ve materyalist bir görüştür. Antik Yunan’da evrim, Metafizik dünya görüşünü, Teolojiyi desteklemek için öne sürüldüğü gibi, (Aristo bunlardan biridir) İngiliz Herbert Spencer ve Fransız Bergson’da ilahiyat esaslı evrim tezini savunmuşlardır. (15)

 İslam dünyasında "tekamül" İbni Haldun’dan, Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya kadar birçok alimin ilgi alanındadır. Tekamül çok geniş bir terim olarak bütün kainata, hatta sosyal olay ve değişmelere uygulanmaktadır. İbni Haldun ünlü şaheseri Mukaddeme de, ("Tarih" isimli eserinin mukaddemesidir.) (16) determinist,(muayyeniyetçi) bir sosyal değişme fikrini savunur. (17) İbni Haldun herhangi bir İslam Alimi değildir. Marx (18) ve Toynbee’de dahil birçok batılı filozof ve düşünürü derinden etkilemiş, Sosyoloji biliminin kurucusu ve Tarih filozofu kabul edilmiştir. (20) O Yunan felsefesinden de etkilenmiş değildir. (21) Kahire’de Maliki mezhebine göre kadılık yapmış bir fakihtir. (22) Sosyal tekamülü (23) en yetkin bir biçimde açıklayan öncü bir allamedir.

 SAİD NURSİ VE TEKAMÜL

 Bediüzzaman’da "tekamülün" önemli bir yer tuttuğunu görmekteyiz. Eserlerinde tekamül tabiri olumlu anlamda pek çok defa kullandığı gibi, "tekamül" veya benzeri bir kelimeyi zikretmeksizin tekamülü anlattığı sıkça görülmektedir. Keza aynı veya benzer manada olmak üzere "tahavvül", "inkişaf", "irtika", "inbisat" "neşvünema", "terakki" sözcüklerini kullandığını da görüyoruz. Zaten bu sözcükler lügatlar da evrim karşılığı olarak, tekamül ile birlikte anılmaktadır. (24) 

 Said Nursi alemin ve küçük bir alem olan insanın (dolayısıyla sosyal hayatın) tekamül kanununa tabii oluşunu şöyle izah eder;

 

 "Mazide nazari olan bir şey, müstakbelde bedihi olabilir. Şöyle tahakkuk etmiştir; alem de meylü’l-istikmal vardır. (1) onun ile hilkat-i alem, kanun-u tekamüle tabidir. İnsan ise; alemin semerat ve eczasından olduğundan, onda dahi meylü’l-istikmalden bir bir meylü’t- terakki (ilerleme meyili) mevcuttur. Bu meyl ise telahuk-u efkardan istimdat ile neşv-ü nema bulur. Telahuk-u efkar ise; tekemmülü mebadi (iptidailikten mükemmelliğe doğru gidiş) ile inbisat eder. Tekamül-ü mebadi ise; fünun-u ekvanın (kozmolojik bilimlerin) tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiyegerdesi bir zemine ilka ile teklih eder. (döller) o tohumlar ise tedrici tecrübeler ile büyür ve neşv-ü nema bulur. ...... (25) 

 (1) Bizde birisi demiştir; 

 Her zerre de temayül ayandır tekamüle (diye başlayan bir dörtlüğü zikreder) (26) 

 Bediüzzaman; "Kainattaki maksud-u bizzat hayırlar ve güzelliklerdir", (27) "Kainatta mutlak galip hayırdır," (28) "Herşeyin kemale bir meyli var", (29) gibi sözleriyle kainatta tekamül kanununun cari olduğunu ifade ettiği gibi, "Tekamül meyli insanın fıtratına yaratılıştan yerleştirilmiştir. , (30) "İnsanda terakki meyli var" (31) İnsanda İnsaniyete layık hayat şartlarına tabii bir meyil vardır,"(32) beyanlarıyla da insandaki tekamül meylinin fıtriliğini ifade etmiştir.

 Bediüzzaman yukarıdaki organizmacı modelleri de çağrıştıran şu çok ilginç yorumu da yapıyor;

 *Asıl hayata mazhar olan ise ahiret yurdudur. (Ankebut Suresi, 64)

 "Küremiz hayvana benziyor. Asar-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küre kadar büyüse, ona benzemeyecek midir?

 Hayatı varsa ruhu da vardır. İnsan-ı ekber olan alem,tazammun ettiği manzume-i kainat o derece hassasiyet ve asar-ı hayat gösteriyor ki, bir ceseddeki aza, ecza, zerrat, izhar ettikleri tesanüd,tecazüb,teavünden daha ziyade muntazam, muttarit,mükemmel asarı gösteriyor.

 Acaba alem insan kadar küçülse,yıldızları zerrat ve cevahiri ferd hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zişuur olmayacak mıdır? Şu ayet dehşetli bir sırrı telvih eder. Kesretin mebdei vahdettir,müntehası da vahdettir. Bu bir düstur-u fıtrattır."

 * "Hayat-ı hakikiye ancak alem-i ahiretin hayatıdır. Hem o alem ayn-ı hayattır. Hiçbir zerresi mevat değildir. Demek dünyamızda bir hayvandır".

 Böylelikle anlamaktayız ki "tekamül" Darwin’in "biyolojik evrim" teorisinden çok geniş, çok kapsamlı, cihaşumül bir hakikattır. Sadece biyoloji de değil bütün fizik ve sosyal alemde ve insanda geçerli bir kanundur. Fakat Darwinist evrim kuramından haklı olarak rahatsız olan dindarlar,evrim,tekamül ve bunu çağrıştıran her ifadeden rahatsız olmakta, külli bir hakikati gözden kaçırmaktalar. (33)

 KELAMİ ŞERİAT – FİTRİ ŞERİAT

 Buraya kadar gördük ki sadece batılı, materyalist mütefekkirler değil, İslam bilginleri de sosyal değişme ve gelişmeyi kabul ediyorlar. Bu gelişme ve ilerlemeyi bir "tekamül" ya da "evrim" telakki edenler büyük bir çoğunluğu teşkil ediyorlar. İslam nokta-i nazarından bu durumun şeriata tekabül ettiği söylenebilir. Fakat bu Allah’ın kelam sıfatından gelen ve insanı muhatap alan Kur’an ve Sünnet kaynaklı "bildiğimiz şeriat" değil de; bazı İslam alimlerinde (34) ve özellikle Said Nursi’de çok vurgulanan, Allah’ın İrade sıfatından gelen, kainatı muhatap alan "Şeriat-i Kübra-yı fıtriye" dir. Adetullah, Sünnetullah, Evamir’i Tekviniye, Kozmolojik kanunlar da denebilir. Yanlış olarakta tabiat kanunları diye isimlendirilir. (35) Her ikisine de isyan ve itaat vardır, ancak birincisine mükafat ve ceza ekseri ahirette, ikincisine ise çoğunlukla dünyada olur. (36) 

 Cenab-ı Hakkın gerek irade sıfatından, gerekse kelam sıfatından gelen her türlü iradesi (emri hükmü) şeriattır. Kainata koyduğu şeriat-ı kübrayı fıtriyesine (adetulllah’a, kozmolojik şeriata) elbette ki sosyal olaylara vazetmiş olduğu düsturlar da girmektedir. Fakat bunların fizik, kimya, biyoloji kanunları gibi kesinliği yoktur ve insanın irade-i cüziyesi ile mahiyeti, en azından yönü ve etkisi değişebilir. (37)

İNSANLIĞIN TARİHSEL VE GENEL YÜRÜYÜŞÜ NEREYE?

 

 Bu konuda yazmış olduğumuz “Beşeri Yaşama Devirleri; Muhtasar Dünya Tarihi” başlıklı makalemiz, özellikle küreselleşme konusunda tarih felsefesi zemini teşkil ettiği ve değerli köprü okuyucularına da sunulduğundan, tekrardan kaçınmak için öncelikle mezkur yazının ana fikrini verebilecek bir kısacık özet arzetmekte fayda görmekteyiz. (38)

 ÖZET 

Tarihi iyi anlayabilmek, bilhassa günümüzün ve geleceğin tarihini kestirebilmek için, derinlikli bir tarih anlayışı, bir “tarih felsefesi” ne ihtiyaç var. Bediüzzaman özet olarak doğrudan, detaylı olarakta dolaylı bir şekilde bize bazı kıstaslar vermiştir.

O “maddi tarihin nazarıyla nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesi noktasında vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret,şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor” dediği edvar-ı hamse (beş devir)densöz eder.

 Mehdiyet misyonu beşinci ve gelmekte olan devir için Malikiyet ve Serbestiyet devri derken, Deccaliyet misyonu ise dört devri aynı şekilde (İlkel komünal, Köleci, Feodal, Kapitalist toplumlar olarak) saydığı halde, beşinciolarak Sosyalizm (Komünizm) gibi inkar-ı uluhiyeti temel felsefe edinmiş ve tarih boyunca görülmemiş dehşetli bir fikriyatı zorla geniş bir coğrafyada tatbik etmiştir. Malikiyet ve Serbesiyet fıtri şeriat (evamir-i tekviniye) gereği kendiliğinden boy gösterirken, Sosyalizm dev ordu ve polis güçleriyle ancak yetmiş yıl, zorla ve kanla ayakta durabilmiş, sonunda çökmüş; İsevilik galip gelmiştir.

Tarihi pratik ile teyit ve tefsir edilmekte olan Malikiyet ve Serbesiyet devri ne demektir? Mahiyeti nedir?

Bunun için öncelikle, evvelki üç devir vahşet ve bedeviyet, memlukiyet ve esirlik devirleri ile bilhassa ecir devri (kapitalizmi) ve tarihi bir sapma ve zorlama sosyalizmi gözönünde tutmalıyız.

Böylelikle son devrin ne olduğunu değilse bile, en azından ne olmadığını anlayabiliriz. Efradının camiiyetini değilse bile, ağyarının manisini anlayabiliriz.

“Beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmakta istemez”. Malikiyet ve Serbestiyet ister hükmü bile devirlerin tekamülünü ve iyiye doğru gidişi, hem de son devrin en iyisi, en azından öncekilerin iyisi olacağını göstermektedir.

Malikiyet ve Serbestiyet devrinin sırf ismi bile önceki devirlerden çok daha iyi ve güzeli çağrıştırdığı gibi, bize mahiyeti konusunda da bilgiler veriyor.

İktisadi manada malikiyet; halk çoğunluğunun (avamın) küçük küçükte olsa,mülk sahibi olması (işyerive evinin sahibi olması) serbestiyetide; teşebbüs hürriyetinin genişlemesi olarak düşünebiliriz.

Siyasi anlamda ise; hak ve hürriyetlerin olabildiğince genişleyip kitleler içinde faydalanılır hale gelmesi ve demokratikleşme diye anlayabiliriz.

Hukuki manada; kişilerin sözleşme ile belirledikleri hukukun (sözleşme hukukunun) daha da önem kazanması, özel yargı organları (tahkim), çok hukukluluk gündeme gelebilir.

Kültürel alanda da; çok kültürlülük, mahalli ve otantik kültürlerin önem arzetmesi, kültürler arası etkileşimin artması görünebilir.

 Adem-i merkeziyetçilik, faizsiz bankacılık, işçilerin fabrikalara ortaklığı, anonim şirketlerin yaygınlığı ve gerçekten de anonimleşerek sermaye ve mülkiyetin halka yayılması, devre mülk sistemleri de bu devrin tezahürleridir.

 Bu serbesiyet ve hürriyet ortamında;

“İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyet’in olacak, hakim, hakaik-i Kur’aniye ve İmaniye olacak,bürhan-ı akliye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’an hükmedecek”tir.

Bu sebeple;

 “Ümit var olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır”. 

 Bediüzzaman ve Marx gibi iki zıt deha dagörülen, bu beşli sıralama ile tarihi yorumlama (değerlendirme) tarzı yukarıda görüldüğü gibi Toplumsal değişme (gelişme) kuramlarındandırve her ikisine göre de insanlığın genel gidişatını gösteren bir tekamülün ifadesidir. Marx’ın bunu maddenin diyalektiğine (materyalizme)bağlarken Said Nursi’nin adetullah, fıtrişeriat (evamir-i tekviniye) olarak gördüğü anlaşılıyor. Bu beşli izah, kuramlar içinde en detaylı ve en etkili olandır. Diğer izahlardan farlılıklarına rağmen onları tamamlayan, gelişmiş bir hali gibidir. Mesela A. Comte ve A. Toffler’de görülen üçlü sıralamalar sanki beşli sıralamanın kısaltılmış(veya detaylandırılmamış) halidir. (39)Bu dönemler gerçekten de fıtri bir şeriat (sünnetullah) mıdır? diye düşündüğümüzde; yaşanmakta ve bitmekte olan devrin ecir devri (kapitalizm), ondan önceki devrin esirlik devri (feodalite) ondan da öncekinin memlukiyet (kölelik) devri olduğunu tarih, sosyoloji, iktisat ve siyaset bilimleri tespit etmektedir. İlk devrin ise vahşet ve bedeviyet (ilkel komünal) bir dönem olduğukolayca tahmin edilmektedir. Denebilir ki; mesela bitmekte olan kapitalizm dünyanın bazı yerlerinde hala yaygın ve etkin değil! O halde bu nasıl bir kanuniyet (fıtri şeriat) ifade edebilir? Kapitalizmin yaygın ve etkin olmadığı bir bölge bile olsa, mutlaka her yer bundan etkilenir, ecir devri birikimlerine yönelir, onu takip eder. Zira bir ileri sosyal ekonomik formasyona geçen toplumlar, tarihi yaparlar, öncülük ederler, Tarih yaparlarken de tamamen serbest değillerdir, fıtri şeriatın dışına çıkamazlar.

Bu dönemlerin çok önemli bir belirleyicisi üretim tekniklerindeki gelişmelerdir. (Tarım devrimi, sanayi devrimi gibi) Düşünürsek insanların 18.yüzyıla kadar hiç bilmediği ve kullanmadığı petrol, kömür gibi enerji kaynakları, modern toplumların istifadesi için Cenab-ı Hak tarafından yer altında hazırlanıpdepolanmasa ne fabrikalar olabilir ne de otomobil ve sair makineler çalışabilirdi. Krom, fosfat, bor gibi pek çok maden de sanayi devrimi için hazırlanmış gibidirler. Aslında bütün ilmi, teknik, icat ve toplumsal ilerlemeler Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunların, keşif ve istimalinden başka bir şey değildir. Marx ve Nursi dördüncüdönem olan kapitalizmin (ecir devrinin) geçmekte olduklarından da ittifak etmekle beraber en büyük ayrılıklar, gelmekte olan dönemi Marx’ın sosyalizm (komünizm) Nursinin ise Malikiyet ve Serbestiyet devri diye yorumlamasıdır. Tarih Bediüzzamanı haklı çıkarmıştır, gelmekte olan dönem, sosyalizm değil Malikiyet ve Serbestiyettir.

Said Nursi bu gerçeği, ilk defa eski Said dönemin de lemaat’ta1921’de ifade etmiş (40) Yeni Said döneminde de (28. Mektupta) biraz daha detaylandırmıştır. (41) Yaklaşık 80 yıl önce “başlamıştır geçiyor” dediği ecir devri (kapitalizm) gerçekten de başka bir hal almış, bilhassa batı da Malikiyet ve Serbestiyet zuhur etmeye başlamıştır. Bu devirle ilgili değişik isimlendirme ve değerlendirmeleri mezkur yazımızda belirttik. Şimdi yeni bir isimlendirme var, Küreselleşme!

Sayfa 2