|
Bütün bu terimler birbirine karşılık teşkil ettiği gibi ilk üç terimin
altında sıralananlar da Bediüzzaman tarafından aynı mütekabiliyete göre
kullanılmaktadır.
a-İslam Tarihi ve Sosyolojide Adalet
“Cemel Vak’ası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ve Aişe-i
Sıddıka (radiyallahu teala aleyhim ecmain) arasında olan muharebe,
adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:
Hz. Ali, adalet-i mahzayı esas edip, Şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Ömer)
zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihat etmiş, muarızları
ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslamiye (İslam’ın saflığı) adalet-i
mahzaya (tam adalete) müsait idi; fakat mürur-u zamanla (zamanın
geçmesiyle) İslamiyetleri zayıf muhtelif akvam (kavimler) hayat-ı
içtimaiye-i İslamiyeye (İslam’ın sosyal hayatına) girdikleri için,
adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkül olduğundan, “ehvenüşşerri
ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihat ettiler.
Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muhabereyi intaç etmiştir
(netice vermiştir). ... Her ne kadar Hz. Ali’nin içtihadı musip
(isabetli) ve mukabilinindekilerin hata ise de yine azaba müshehak
değiller.”
“Adalet-i mahza ile adalet-i izafiye’nin izahı şudur:
“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesad çıkarmamış birini
öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Maide Suresi/32)
Ayetin mana-i işarisi ile bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal
edilmez. Bir ferd dahi umumun selameti için feda edilemez. Cenab-ı
Hakk’ın nazar-ı merhametinde, hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz.
Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selameti için, bir ferdin
rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına
rızasıyla olsa, o başka meseledir.
Adalet-i izafiye ise, küllün selameti için cüz’ü feda eder. Cemaat için,
ferdin hakkını nazara almaz. “Ehvenü’ş-şer” diye, bir nevi adalet-i
izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise
adalet-i izafiye gidilmez; gidilse, zulümdür. İşte İmam-ı Ali
Radiyallahu Anh, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanında gibi kabil-i
tatbiktir deyip, hilafet-i İslamiyeyi o esas üzerine bina ediyordu.
Mukabilleri ve muarızları ise, “kabil-i tatbik değil, çok müşkülatı var”
diye, adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair
esbap (sebepler) ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. ... Hz.
İmam-ı Ali’nin Vaka-i Sıffin’de Hz. Muaviye’nin taraftarlarıyla
muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani Hz. İmam-ı Ali
ahkam-ı dini (din hükümlerini), hakaik-i İslamiyeyi (İslami hakikatleri)
ve ahireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin
merhametsiz mukteziyatlarını (gereklerini) onlara feda ediyordu. Hz.
Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeyi saltanat
siyasetleriyle takviye etmek için azimeti (takva ile ameli) bırakıp
ruhsatı iltizam ettiler, siyaset aleminde kendilerini mecbur zannedip
ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler. ... Unsuriyet ve milliyet
esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder, adalet üzerine
gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hakim, milletdaşını tercih eder,
adalet etmez.32
Görüldüğü gibi Bediüzzaman, adalet-i mahzanın ideal ve esas olduğunu
ancak zorunlu ve haklı bir sebebin vukuu halinde adalet-i izafiyenin
uygulanabileceğini, bunun da tespitinin kolay olmadığını ve Sahabelerin
bile hataya düşüp yanlış karar verebildiklerini, önemle ifade
etmektedir. Dikkat çekicidir ki hataya düşenlerden biri Efendimizin
(a.s.m.) çocukluğundan beri özel terbiyesinden geçen alime ve fakihe
(Hz. Ebubekir’in kızı), sevgili eşi Aişe validemiz (ki babası da
adalet-i mahza ile hükmederdi), diğeri de Efendimizin (a.s.m.) vahiy
katibi ve kayınbiraderi yirmi yıl Şam valiliği yapmış Hz. Muaviye’dir.
Bediüzzamanın tasnifinde Hz. Ali azimeti, Hz. Muaviye ruhsatı, Hz.Ali
hilafeti, Hz. Muaviye saltanatı, Hz. Ali Ahkam-ı din, hakaik-i İslamiye
ve ahireti, Hz. Muaviye siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını tercih
etmiştir. Hz. Ali isabet etmiş, Hz. Muaviye hataya düşmüştür.
Yani sosyal realitedeki (tarihi şartlardaki) olumsuzluklar aşılarak,
etik değere (adalet-i mahzaya) göre hüküm verebilecekken sosyal
realitedeki menfi şartların tesirinde kalarak, adalet-i izafiye ile
hükmetmişlerdir.
Bu tarihi hakikati Resul-ü Ekrem(a.s.m.) şöyle haber vermiştir: “Hilafet
benden sonra otuz yıldır, bundan sonra saltanat (mülk, krallık) vardır”
(Bazı rivayetlerde, “ısırıcı saltanat” diye geçmektedir.)33
b-Psikoloji, İslam Kardeşliği ve Adalet
Adalet-i mahzanın bir yönü de bir suçlunun sadece kendisinin (suçunun
büyüklüğü nispetinde) ceza görmesi, yakınlarının ise bir cezaya
uğratılmamasıdır. Anayasalara da giren (1982 Anayasası, Md.36/2) bu
ceza, hukukun en temel prensibi, suçta ve ceza da şahsilik diye anılır.
Bediüzzaman bu prensibi (suçun başkalarına sirayet etmemesini), bir
kusurlu kişinin kusurlu davranışının, diğer masum yönlerine sirayet
etmemesi şeklinde daha da ince ve insani bir şekilde ifade etmektedir
(suçların münferidliği):
“Ey mü’mine kin ve adavet (düşmanlık) besleyen insafsız adam! Nasıl ki,
sen bir gemide veya hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir
cani var. O gemiyi gark (batırma) ve o haneyi ihrak etmeye (yakmaya)
çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini,
semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek masum dokuz
cani olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz. Aynen öyle de
sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye (ilahi gemi) olan bir
müminin vücudunda iman ve İslamiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki
yirmi sıfat-ı masume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani
sıfatı yüzünden ona kin ve adavet bağlamakla, o hane-i maneviye-i
vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu
etmen onun gibi şeni (kötü) ve gaddar bir zulümdür.
“Adalet-i mahzayı ifade eden “hiçbir günahkar (suçlu) başkasının
günahını yüklenmez” (Fatır Suresi/18) sırrına göre bir müminde bulunan
cani bir sıfat yüzünden masum sıfatları mahkum etmek hükmünde olan
adavet ve kin bağlamak ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bahusus
(özellikle) bir müminin fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o müminin
akrabasına adavetini teşmil etmek “Muhakkak ki insan çok zalimdir”
(İbrahim Suresi/34) siga-i mübalağa ile gayet azim bir zulüm ettiğini
hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslamiye sana ihtar ettiği halde nasıl
kendini haklı bulursun, “benim hakkım var dersin?”34
c-Dünya Tarihi ve Adalet
Bediüzzaman aşağıdaki beyanlarında da eskiden siyasetle hararetle meşgul
iken, bırakma sebebini beşer siyasetinin bir kanun-u esasi (esas kanunu,
anayasası) hükmünde olan adalet-i izafiye (ki birçok zaman zulme
dönüşüyor) anlayışı olduğunu açıklıyor. Keza insan nev’inin tarih
boyunca işlediği dehşetli cinayetlerin ve Birinci ve İkinci Dünya
Savaşlarının sebebi olarak gösteriyor.
“Birinci Sualleri: Ne için eskide hürriyetin başında siyasetle hararetle
meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki bütün bütün terk ettin?
Elcevap: Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasisi olan
“Selamet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selameti için eşhas
kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir” diye, bütün nev’i
beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun su-i istimalinden
neş’et ettiğini kat’iyen bildim. Bu kanun-u esasi-i beşeriye, bir hadd-i
muayyenesi olmadığı için, çok su-i istimale yol açılmış. İki Harb-i
Umumi, bu gaddar kanun-u esasi, bin sene beşerin terakkiyatını zir ü
zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun mahvına fetva verdi.
Bir menfaat-ı umumi perdesi altında şahsi garazlar, bir cani yüzünden
bir kasabayı harap etti.
İşte, beşeriyet siyasetlerinin bu gaddar kanun-u esasisine karşı, Arş-ı
Azamdan gelen Kur’an’ı Mu’cizü’l-Beyandaki bu gelen kanun-u esasiyi
buldum. O kanunu da şu ayetler ifade ediyor: ‘Hiçbir günahkar başkasının
günahını yüklenmez.’ (En’am Suresi/164); ‘Kim bir cana kıymamış veya
yeryüzünde fesat çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş
gibidir.’ (Maide Suresi/32)
Yani bu iki ayet bu esası ders veriyor ki:”Bir adamın cinayetleriyle
başkaları mes’ul olmaz. Hem bir masum, rızası olmadan, bütün insanlar
için dahi feda edilmez. Kendi ihtiyariyle, kendi rızasıyla kendini feda
etse, o fedakarlık bir şehadettir ki, o başka meseledir” diye hakiki
adalet-i beşeriyeyi tesis ediyor.35
d-Adalet-i İzafiyenin Psikolojik Sebepleri ve Kur’an’daki Hukuk
Metodolojisi
Bir insanı öldürmek nasıl bütün insanları öldürmek gibi kabul
edilebiliyor. (Maide/32) Bunun izahı ve Kur’an-ı Kerim’in hüküm
vaz’ederken kullandığı metodları anlatan Bediüzzaman’ın aşağıdaki
ifadelerine başlamadan önce, metinde geçen ıstılahları kısaca ele
alalım.
Kaziye: Mantıkta, hüküm veya bir hükmü ifade eden söz.
Kaziye-i Mutlaka: Hiç bir ihtimal gösterilmeden, bir şeyin şöyle
olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyedir. Genişliği
sınırlandırılmamış hükümdür.
Kaziye-i Külliye: (Metinde sadece, Külliye diye geçiyor) Hüküm konusunun
bütün fertlerini kapsayan kaziye “İnsanların hepsi konuşur” gibi.
Kaziye-i Vaktiye-i Münteşire: Zamana bağlı olarak ortaya çıkan hüküm,
zamanlar içinde dağılıp herhangi bir zamanda meydana gelen hüküm.
Kaziye-i Daime: (Metinde Daime) Zamana bağlı olmaksızın ortaya çıkan
hüküm, her zaman geçerli hüküm.
Mukayyet: Kayıtlı, sınırlı, bağlı.
Amm: Umumi, herkese ait.
“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini
öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” “Kim de birisinin hayatını
kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Maide
Suresi/32)
“Şu ayet haktır, akla münafi olamaz, hakikattir. Mücazefe (aldatma),
mübalağa (abartma) içinde bulunamaz. Halbuki zahir düşündürür.
Birinci Cümle: Adalet-i mahzanın en büyük düsturunu vaz’ediyor. Der ki:
Bir masumun hayatı, kanı, hatta umum beşer için olsa da heder olmaz.
İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi nazarı adalette de birdir.
Cüz’iyatın külliye nisbeti bir olduğu gibi, hak dahi mizan-ı adalete
karşı aynı nisbettir. O nokta-i nazardan hakkın küçüğü büyüğü olamaz.
Lakin adalet-i izafiye cüz’ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz’ün
sarihen veya zımnen ihtiyar ve rıza vermek şartıyla: Ene’ler(benler)
nahnü’ye (biz’e) inkılab edip mezci (birleşmesi), cemaat ruhu tevellüd
ederek, külle feda olmak için ferd zımmen rızadade olabilir.
Bazan nur, nar göründüğü gibi, şiddet-i belagat da mübalağa görünür.
Şurada nükte-i belagat üç noktadan terekküb ediyor.
Birincisi: Beşerin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür (aşırı
öfke), gayr-ı mahdut olduğunu göstermektedir. Hayra olduğu gibi, şerre
dahi insanın kabiliyeti namütenahi (sonsuz) gibidir. Hodgamlık
(bencillik) ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mani herşeyi,
hatta elinden gelirse dünyayı harab ve nev-i beşeri mahvetmek ister.
İkincisi: İstidad-ı fıtrinin hariçte derece-i kuvvetini izharla, mümkünü
vaki suretinde göstererek, nefsi zecr eder (zorlar)-demek o damar-ı gadr
ve isyan çekirdeği, güya bilkuvveden bilfiile çıkıp, imkanatı vukuata
inkılab ederek, müstaid olduğu semeratı verip, bir şecere-i zakkum
suretinde hayalin nusbü’l-aynına(göz önünde) vaz’eder-ta matlub olan
teneffür (nefret) ve inzicarı (çekilmeyi), nefsin dibine kadar
işletilsin.
İrşadi belagat böyle olur.
Üçüncüsü: Kaziye-i mutlaka, bazan külliye ve kaziye-i vaktiye-i
münteşire, bazan daime suretinde görünür. Halbuki bir ferd, bir zamanda
hükme mazhar olsa, kaziyenin mantıken sıdkına kafidir. Ehemmiyetli bir
kemiyet olsa, örfen dahi doğrudur. Nasıl ki, her mahiyette bazı
harikulade efrad veya o nev’in nihayet derecede tekemmül etmiş bir ferd
veya her ferd için acib şeraite cami harika bir zaman bulunur ki; Sair
efrad ve ezmine(zamanlar) o ferde veya o zamana nisbeten zerreler kadar,
küçücük balıklar balina balığına nisbeti gibidir.
Bu sırra binaen cümle-i ula (birinci cümle) çendan zahiren külliye ise,
fakat daime değildir. Fakat beşere katilin zaman cihetiyle en müthiş
ferdini nazara vaz’ediyor.
Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz
milyonun mahvına sebep olur. Nasıl ki oldu da. Öyle şerait tahtında olur
ki, küçük bir hareket insanı ala-yı illiyyine çıkarır. Öyle hal olur ki,
küçük bir fiil, insanı esfel-i safiline indirir.
Böyle kaziye-i mutlakada veya münteşire-i zamaniyede böyle haller, büyük
bir nükte için nazara alınır. Böyle acib ferdler ve acib zamanlar ve
haller mutlak mübhem bırakılır.
Mesela: İnsanlarda veli, Cuma’da dakika-i icabe, Ramazan’da Leyle-i
Kadir, Esmaü’l Hüsnada İsm-i Azam, ömürde ecel meçhul kaldıkça, sair
efrad dahi kıymettar kalır. Ehemmiyet verilir.
Taayyün ettikçe, sairleri rağbetten düşer. Yirmi sene mübhem bir ömür,
nihayeti muayyen bin seneye müreccahtır. Zira vehim, ebediyete ihtimal
verdiğinden, mübhemde nefsi kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten
sonra, darağacına tedricen takarrüb gibidir.”
Tenbih:
Bazı ayat ve ehadis vardır ki, mutlakadır. Külliye telakki edilmiş. Hem
öyleler vardır ki, münteşire-i muvakkatadır. Daime zannedilmiş. Hem
mukayyed var. Amm hesap edilmiş.” (Sünühat, s. 26 vd.)
Görüldüğü gibi Said Nursi, adalet-i mahza-adalet-i izafiye tasnifine ve
adalet-i mahzanın esas oluşuna büyük önem vermektedir. Bunun Kur’an’ın
Kanun-i Esasisi (anayasası, esas kanunu) olduğunu ifade etmektedir. Bu
sebepten olsa gerek, pek geniş alanda (sosyoloji, psikoloji, tarih vs.)
bu terminolojiyi kullanmaktadır.
e-Said Nursi’nin Adalet Anlayışının Bir Değerlendirmesi
Tarihin ilk çağlarında yaygın ve hakim hukuk anlayışı, objektif hukuk
anlayışına dayanmaktaydı. Buna göre, bir avcının avına attığı ok, kazaen
avına değil de bir insana isabet etmesiyle o insan ölse, failin niyeti
hiç dikkate alınmadan avcı, kasten adam öldürmüş gibi sorumlu olurdu.
Cezası da ölümdü. Hatta ölenin yakınları imkan bulurlar ise sadece masum
faili değil, bütün kabilesini (klan) yok etmeyi ister, kan davası
güderlerdi. Burada anlayış şudur; madem ki ok o failin elinden
fırlamıştır, netice de ölümdür, öyle ise objektif netice neyse ceza da
ona göre verilir. Failin niyeti, subjektif durumu (ihmal, kast) hiç
önemli değildir. Bir adamın istemeyerek, kazaen ev yakması ile kasten ev
yakmasının cezası aynıdır. Yine objektif sorumluluğun neticesi olarak,
madem ki fail o kabileye mensuptur, öyle ise sadece fail değil, bütün
kabile cezalandırılır. Yakınlarının masumiyetinin, hatta böyle bir
olaydan cidden üzüntü duymalarının da önemi yoktur. Çünkü onlar, failin
yakınlarıdırlar. İleri ve gelişmiş bir hukuk sistemi kabul edilen Roma
Hukuku ve eski Yunan’da da vatana ihanet edenin karısı ve çocukları da
cezalandırılırdı.
İnsanlık zamanla ve bilhassa Enbiya ve kütüb-ü salifenin insani ve hakka
(vahye) dayalı mesajları sonucu subjektif sorumluluğu kabul etmeye,
failin niyetini (kasdını, ihmalini, tedbirsizliğini) hesaba katmaya
başlamışlardır. Yakınların (kabile üyelerinin) masumiyeti bir mana ifade
etmeye başlamıştır. Hukuk tarihçileri ve Ceza Usul hukukçularına göre
failin, sanığın hatta suçlunun da bir hukuku olduğu, ilk defa kutsal
metinlerde yer almıştır. Buna göre sanığa yargılama hakkı tanınmış, her
türlü linç mantığı yasaklanmıştır. Fail, hangi suçu işledi ise ve niyeti
ne ise ona göre, yani cezanın suçla nisbetine, denkliğine göre ceza
görmüştür. Sanığın masum yakınları sorumlu tutulmamışlardır. İşte suçun
şahsiliği prensibi de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman ise
Kur’an’dan aldığı ders ile bu noktayı (adalet-i mahza) ısrarla
vurgularken, suçun şahsiliğini de aşarak suçun münferitliğini
savunmaktadır. Yani nasıl ki bir ailenin bir ferdinin suçu, şahsilik
ilkesi gereği, diğerlerine sirayet etmez, aynı şekilde failin bir suçlu
sıfatı da diğer masum sıfatlarına sirayet etmez. (Yukarıda Psikoloji,
İslam Kardeşliği ve Adalet başlıklı kısım.) Bu görüş aslında kısmen de
olsa çağdaş hukuk uygulamalarında yer almaktadır. Şöyle ki, sanığın iyi
hali (masum sıfatları) tekerrür ve sabıka durumu ceza hukukunda, iyi
niyet ve kötü niyet de hukukun her alanında (özel hukukta) yargılamayı
etkilemektedir. Fakat Bediüzzaman’ın en orijinal yaklaşımı, günlük
hayatta, hukuk dışında da bu hakkaniyetli yaklaşımını sürdürmesi,
insanları adil ve ahlaki bir değer ile techiz etme çabasıdır.
Said Nursi’nin bu beyan ve telkinleri bir hukuk toplumunun, dolayısı ile
hukuk devletinin oluşturulması için fevkalade önemli ve gereklidir. O,
imani ve ahlaki tecdit misyonu gereği, orijinal İslam tebliğ metodunu
(Sahabe mesleğini) tercih ettiğinden işe yine insandan ve insanın iman
ve ahlakından ve adalet duygusundan başlamakta, bir adalet toplumu ve
hukuk devletinin zeminini hazırlamaktadır. Zira ileride de göreceğimiz
gibi, adalet aslında ahlaki bir kavramdır. Ahlak “kişisel iyi” adalet
ise “toplumsal iyi”dir. Adalet de hukukun idesi ve idealidir.
Unutulmamalıdır ki dünyanın en ideal ve mükemmel hukuk sistemi, adalet
duygusu gelişmiş (ahlaklı) bir toplum, hakimler ve idareciler olmaksızın
gerçek misyonunu ifa edemez. Bediüzzaman’ın bu yaklaşımı, büyük hukuk
filozoflarını imrendirecek bir orijinaliteye sahiptir. Mesela, ülkemizde
kanuni metinlerde bu ilkeler mevcut olmakla birlikte, Cumhuriyetin ilk
yıllarında da olduğu gibi 28 Şubat sürecinde, dindar insanların çoğu,
böyle bir suç kanunlarda yer almamasına karşın, “mürteci” olarak
yaftalandı. Ve üniversitelerden bürokrasiye, ticaretten basına kadar her
alanda dışlanmak istendiler. Kanuni metinler zorlanarak, mefruz suçlar
ihdas ederek, hukuken olmayan ama linç mantığıyla oluşturulan suçlardan
mahkum edilmek istendiler. Gerçekte suçları olmayabilirdi, fakat onların
hiçbir hakkı ve hukukları olamazdı! Bediüzzaman’ın defalarca kullandığı
“adalet kanunları” veya “kanun-ı adalet” tabirleri de “olan hukuk”
yerine “olması gereken hukuk” veya olan hukukun adil tatbikatı açısından
oldukça önemlidir.
6. BÖLÜM
Üç Ayet Meali ve Açıklaması
Bediüzzaman bu kanun-i esasiyi üç ayete dayandırmaktadır.36
Maide Suresi/32.ayet: “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle
yazmıştık: Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık
olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi
olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.
Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da
onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” (Tarih boyunca,
İsrailoğulları savaşlar, ihtilaller, çeşitli para oyunları ve entrikalar
çıkarmış, bu gibi olaylarda büyük rol oynamış, milyonlarca ve hesapsız
servetin zayi olmasına sebep olmuşlardır.)
En’am Suresi/164. ayet: “De ki; Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan
başka Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir.
Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz
Rabbinizedir. Ve o, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber
verecektir.”
Fatır Suresi/18.ayet; “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez.
Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu
çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez. Sen ancak
görmeden Rablerinden korkanları ve namaz kılanları uyarabilsin. Kim
temizlenirse o kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allahadır.”37
(Bu ayet-i kerimede herkesin kendi günahından sorumlu olacağı, hiç
kimsenin bir başkasının günahından sorumlu tutulmayacağı ifade
edilmektedir. Ancak kötülükte çığır açanlar, hem kendi günahlarından
sorumlu hem de o günahları işleyenlerin kötülüğünden sorumlu olur.
Nitekim Peygamberimiz(a.s.m.), “Kim bir kötü adet çıkarırsa, ona hem
onun günahı hem de onu işleyenlerin günahı vardır” buyurmuştur.)
Gerçekten de çok severek istifade ettiğimiz ve ilimlerine saygı
duyduğumuz hocalarımız tarafından hazırlanan bu mealler ve parantez
içindeki açıklamalardan adalet-i mahzanın önemi pek anlaşılamamaktadır.
Üstelik Yahudiler ile ilgili bölümde ayet hükmünün, daha ziyade
İsrailoğullarına hasredildiği gibi bir sonuca da götürüyor olması da bir
başka ilginç husustur.38
Bizi asıl düşündüren ise aynı değerli heyetin Maide Suresi/1. ayeti ile
ilgili açıklamalarıdır. Burada; “Ey iman edenler! Akitlerin (gereğini)
yerine getiriniz. İhramlı iken avlanmayı helal saymamak üzere (aşağıda)
size okunacaklar dışında kalan hayvanlar, sizin için helal kılındı.
Allah dilediğine hükmeder.” (Maide/1)
(Akitlere riayet hukuk devletinin en önemli hususiyetini teşkil eder.
Muasır devletlerde iki önemli vasıf vardır. “Sosyallik, hukukilik”
Bunlardan birincisi devletin yalnız fertlerin hukukunu değil, toplumun
da hak ve menfaatlerini gözetmesi, gerektiğinde toplum menfaatini ferd
menfaatine tercih etmesidir. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet kaynağı devletin
sosyal vasfı üzerinde önemle durmuş, bağlayıcı prensipler koymuştur.
İkincisi ise keyfiliğin, zorbalığın, fırsatçılığın yerine hak, hukuk ve
kanunların hakim olması demektir.)
Bu açıklamalar birlikte ele alındığında, adalet-i mahzayı izah eden
ayetlerin bu cihetlerinin (Kur’an kanun-i esasilerinin) pek
vurgulanmadığı, hatta açıklanmadığı, buna mukabil pek de ilgisi olmadığı
halde39 Maide Suresi/1. ayetin adalet-i izafiye’ye sosyalliğe
(sosyal realiteye) delil getirilmesi ve bunun öneminin vurgulanmasıdır.
Aşağıda da ele alınacağı gibi Kur’an adalet-i izafiye’ye yer vermekte ve
caiz görmektedir. Fakat esas alınan (hayr-ı mahz ve hüsn-ü hakiki olan)
adalet-i mahzadır. Adalet-i mahzanın mümkün olduğu durumda adalet-i
izafiye’yi tatbik adalet değil, zulümdür. Şu halde; adalet-i mahza
yerine adalet-i izafiyenin esas alındığı intiba ı uyandıran açıklamalar
pek de isabetli olmasa gerektir. Burada dikkat çekici bir husus da
Bediüzzaman’ın adalet-i mahzaya delil olarak gösterdiği ayetlerin
zahiren birbiriyle çelişkili gibi görünmesidir.
“Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez.” (Enam/164;Fatır/18) hükmünün
“Kim bir cana ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın
(haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.”
(Maide/32) hükmü ile tenakuz arz ettiği zannedilebilir.
Zira ilk ayet bir suçu (günahı) kim işlemişse ancak o cezalandırılır
(ailesi ve sair yakınları cezalandırılmaz), keza işlediği suçun mahiyeti
ve ağırlığına göre ceza görür (daha ağırı ve hafifiyle değil) diye
buyururken; suç ile cezanın şahsiliği ve mütekabiliyetini (denkliğini)
yani adalet-i mahzayı emrediyor. Halbuki ikinci ayet ise bir kişi haksız
yere tek bir insanı dahi öldürse (kendisi de dahil) bütün insanları
öldürmüş gibi kabul etmekle hem ilk ayetin mantalitesine hem de (bundan
dolayı) adalet-i mahzaya aykırı gibi görünüyor. Bediüzzamana göre ise
her iki ayetin adalet-i mahzaya işaret ettiğini yukarıdaki bahislerde
gördük.
Burada “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez” hitabıyla Cenab-ı
Hakkın (ahirette) böyle muamele edeceğini, yine bir suçluyu yargılama ve
bir kusuru değerlendirme makamında (konumunda) olanların da böyle
davranması gerektiği, ikinci ayet ile suç işleme konumunda olan insana
hitap ile; “haksız yere (velev ki bir toplumu ve milleti kurtarmak
namına olsun) tek bir kişiyi bile öldürme! Çünkü büyük bir menfaat ve
bir millet adına da olsa haksız yere bir kişiyi öldürmekle bütün
insanları öldürmüş gibi olacaksın,” demekte olabilir. Yani ilk ayetin
daha ziyade hakime, ikinci ayetin ise katile (katil adayına) hitap
ettiği söylenebilir. Böylelikle her iki konumdakiler de adalet-i mahzaya
çağrılmakta, tahşidat yapılmaktadır. Zaten bir insanı haksız yere
öldüren bir katil ile (katilin bir yakını veya onun soyundan olduğu için
kişinin idamına hükmedildiği durum da) bir hakimin aralarında zulüm
bakımından bir fark yoktur.
Tarih boyunca işlenen bir çok cinayetin ve siyasi katliamın failleri ve
azmettiricileri, bu cinayetleri sırf zulüm olsun diye işlememişlerdir.
Kendilerine göre yüce bir dava, toplumun, milletin menfaati gibi (sözüm
ona) büyük idealler uğruna bunları yapmışlardır. Kur’an ise buyuruyor
ki; büyük bir millet için dahi haksız yere bir kişiyi bile öldürme!
Yoksa o milletinde içinde bulunduğu bütün insanlığı öldürmüş gibi
olursun. Zira Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır. Küçüğüne
büyüğüne bakılmaz.
7. BÖLÜM
Kur’an Adaleti ve Tarihi Dramımız
Kur’an’ın bu kanun-i esasisinden sapma, gerek insanlık gerekse İslamlık
tarihinin en dramatik sahnelerinin yaşanmasına sebebiyet vermiştir.
Bediüzzaman Sıffin ve Cemel vak’alarıyla İslam, iki dünya harbiyle de
insanlık tarihinden örnekler vermiştir. Gayrimüslimlerin bu esası
bilmemesi, bilseler de uymaması anlaşılabilir bir şeydir. Fakat İslam
tarihindeki uygulamalar nereden kaynaklanmaktadır?
Bunun bir sebebinin Kur’an-ı Kerim’in özel durumlarda cevaz verdiği
adalet-i izafiyenin her durumda uygulanabileceği veya özel durumların
hep devam ettiği kanaati olabilir. Fakat asıl yanıltıcı olan ise bir
çeşit Makyavelist anlayışın zihinlerde yer etmesi, taassup ve
bağnazlıktır. Bu anlayış, “madem ki ben İslam gibi kutsi bir davanın
ihya ve hükümranlığını hedefledim, elimden gelen her şeyi yapmalıyım.
İslam gibi herkesin menfaatine (küllün selametine) ait bir husus için
eğer engel görüyorsam, bazı insanları, Müslümanları, hatta mütedeyyin
Müslümanları da bertaraf edebilirim” görüşünü esas alır.
Ülkemizde son aylarda şahit olduğumuz Hizbullah vahşetinin mantalitesi
budur. “Madem ki İslam devleti kurulacak, bu uğurda küllün selameti için
cüz’ü (başka dindarları) en ağır işkencelerle sorgulayıp, domuz
bağlarıyla infaz etmek, davam gerektiriyorsa artık caiz olmuştur,”
fikrindedirler. Onlara göre bu bir zulüm değil, İslam’ın yüksek
menfaatleri açısından bir izafi adalettir. Bir defa sapma başlayınca
ölçü de kaçıyor, laikperestlerle de işbirliği yaparak, onların ellerine
tutuşturdukları İsrail malı silahlarla, bir çok Müslümanı şehid
edebiliyorlar.
Bu anlayışın bir başka tezahürü de madem ki İslam’a hizmet etmekteyim,
hizmetim çok önemli, bir hizmetkar olarak ben de çok önemliyim. Öyleyse
güçlü, hatta en güçlü olmalıyım. Holdingler, bankalar, televizyon
kanalları kurmalıyım. Şartlar gerektiriyorsa faize de girerim, kanalım
da homoseksüeller bütün özendirici tavırlarıyla programlar da yapabilir,
çünkü bunlar büyük İslami hizmet menfaatine göre küçük ihlallerdir, küll
için cüz ihlal edilebilir.
Tarihte de hilafet saltanata böyle dönüşmüş, devletin selameti için
kundaktaki evlatlar, beşikteki kardeşler hunharca katledilmişlerdir. Bu
anlayış tarihte ve günümüzde sadece makro ölçekteki olaylarla değil,
kişisel değerlendirmelerimizde de (mikro ölçekte de) aktüel olan birer
vahim zaafımızdır.
Siyasi ideolojilerden Nazizm (Nasyonal Sosyalizm, Faşizm) gibi bir
ideolojinin, çok zıt gibi durduğu Komünizm (Sosyalizm) ile benzer hukuk
anlayışına sahip olması tesadüf değildir. Her iki görüşte de hukukun
sadece sosyal realitenin bir ürünü olarak ele alınıp, Marksizmin alt
yapının hukuk üst yapısını münhasıran belirlediğini, Nazizmin ise hukuki
istorisizmi (tarihi hukuk ekolünü) savunması ilginçtir.
Solcular (Sosyalistler) gelecekteki sınıfsız ve güzel günler uğruna
cinayet ve terörü mazur görüp çoğunlukla da yoksulların bugününü ve
yarınını da daha kötü ederken, milliyetçiler vatan ve millet uğruna,
çeteleri ve katliamları meşrulaştırıp, vatan ve milletin birliğine ve
huzuruna zarar veriyorlar. İslamcılar ise İslam’ın hakimiyetini sağlamak
için cemiyetlerinde ve partilerinde faşizan yöntemlerle önce kendi
hakimiyetlerini kuruyorlar, sonra da birçok İslami hükmü ihlal ederek,
faaliyetlerini sürdürüyorlar. İslama ve genellikle Müslümanlara zarar
veriyorlar.
Denebilir ki insanlığın en büyük dramları, gelecekteki mefruz bir
güzellik uğruna bugünleri, dolayısıyla bütün tarihi haksızlıklar
tarihine çevirmiş olmasından kaynaklanıyor.
Faşizm, Nazizm, Sosyalizm hatta bir ölçüde Siyasal İslamcılık gibi
totaliter ve otoriter görüşler, toplumun menfaati için bireyi, küllün
selameti için cüz’ü rahatlıkla feda ederlerken, çoğunlukla başlarına
geçen bir tiran (diktatör) veya benzer bir lider tarafından
ezilmektedir. Pek gariptir ki toplum için ferd feda edilir zihniyetinin
tezahürü ekseriyetle, ferd (diktatör, tiran) için toplum feda edilir
şeklinde olmaktadır. Tarih de firavunlar, nemrutlar, yakın tarihte
führerler, duçeler, şefler, başbuğlar için çok insan (toplum) feda
edilmiştir.
8. BÖLÜM
A-Şeriatın Çeşitli Manaları
Şeriat lügavi, örfi ve ıstılahi olarak değişik anlamlara gelmektedir.
Fazla detaya girmeden bu anlamları şöyle sıralayabiliriz. Şeriat, doğru
yol, hak din yolu, büyük ve geniş cadde, nur, aydınlık, ışık, Kur’an ve
Peygamberin (a.s.m.) tarif ve tebliğ ettiği yol, ilahi kanunların
heyet-i mecmuası ve din manalarına gelir.40
Istılahta; Cenab-ı Hakkın kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi,
ahkamın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif (aynı)
olup hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı hem ahkam-ı fer’iye-i
ameliye denilen ibadat, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.41
Said Nursi ise: “İnsanlardan sudur eden ef’al-i ihtiyariyeyi bir nizam
ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülasasıdır. Veya
devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların
mecmuasıdır.”42 demektedir. Ona göre şeriatın yüzde doksan
dokuzu ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete aittir, yüzde biri siyasete
bakar, onu da ulü’l-emirler düşünmelidir.43
Bediüzzaman’a göre; “şeriat ulum-u esasiyenin hayati noktalarını
tamamıyla tazammun etmiş olan ulum ve fünundan mülahhasdır. Evet
tezhibü’r-ruh, riyasetü’l-kalb, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-cesed,
tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizamatü’l-alem, hukuk, muamelat,
adab-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulum ve fünunun ihtiva ettikleri
esasatın fihristesi, Şeriat-ı İslamiyedir.44
Bütün bu izahlardan çıkan sonuç; şeriatın hukuku da içine alan çok geniş
bir manaya geldiğidir. İslam hukuku (Fıkıh) ise “itikat ve ahlakiyattan
tecrit edilerek yalnız ibadat, ukubat (ceza) ve muamelata müteallik
şer’i hükümlerden müteşekkildir.45
Bediüzzaman bildiğimiz bu şeriat anlayışını daha da geniş ele
almaktadır. Ona göre; “Şeriat ikidir:
Birincisi; Alem-i asgar olan insanın ef’al ve ahvalini tanzim eden ve
sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır.
İkincisi; İnsan-i ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden,
sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fitriyedir ki, bazan yanlış
olarak tabiat tesmiye edilir (isimlendirilir).”46 (Adetullah,
Sünnetullah, Evamir-i tekviniye, kozmolojik kanunlar)
“Evamir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i
tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükafat ve
mücazat ekseri ahirette, ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Mesela sabrın
mükafatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir.”47 Önemine
binaen bu hususu şematize edersek;
|