|
|
ESTETİK VE RİSALE-İ NUR |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Av. Ömer Faruk Uysal Hukukçu Yazar
|
Heykeltıraş;
Dünyaca
ünlü mahir bir heykeltıraş, eserinin son rötuşlarını yapmaktadır. Model olarak
karşısında genç,yakışıklı, muntazam vücutlu bir erkek vardır. Eser öylesine bir
maharetle yapılmıştır ki; görenler hayrete ve dehşete düşmektedir.
Baş,gövde,kollar ve bacaklar ideal bir oranda heykele yansımıştır. Detaylardaki
orantı ve güzellik de çok çarpıcıdır; el ve ayak parmaklarından, yüzdeki
dudak,burun gözler, kulaklar ve saça kadar bir harikuladelik görünmektedir.
Kulağın kıvrım ve detayları bir yana, heykel hem bedensel duruş,hem de yüz
Ressam; Tablolarına paha biçilemeyen pek meşhur bir ressam da, çok etkileyici bir manzarayı resmetme işini bitirmek üzeredir. Öylesine bir eser ki; perspektif başarısı (derinlik) sebebiyle o güzelim orman yoluna girip yürüyebilir, az ötedeki suya dalıp yüzebilirmişsiniz gibi gelmektedir insana, renkler ve ışık öylesine bir şekilde yansıtılmış ki; sanki orada gerçek bir ışık kaynağı vardır, sanki oradaki ağaca ve yapraklara dokunabilirsiniz.
Yazar; Çok yetenekli büyük bir yazar; anlattığı gerçek bir olayı; olayın kahramanlarını, onların üzüntü ve sevinçlerini ve bütün psikolojik durumlarını öylesine ifade etmektedir ki; hüzün anlatılırken sizi de sıkıntı ve ter basmakta, bazen ağlamaktasınız, sevinçli bir durumda da büyük bir neşe ve sürur ile rahatlatmakta ve gülmektesiniz. Sanki olayın içine girmiş, bizzat yaşamaktasınız. Dikkat edilirse üç örnekte de sanatçı, gerçekte olan canlı ve somut şeyleri (insan vücudu, manzara, bir olay ve kahramanlarını) ifade etmekte, başarısı ve dehası ise, model aldığının hayatiyet ve müşahhaslığını ortaya çıkarabildiği ölçüde beğenilmekte, hayranlık uyandırmaktadır. Burada üç örnekte de birer sanat eseri ve onun sanatçıları var, bir eser ve onu yapan bir müessir var, burada sanat ile sanatçı, eser ile müessir arasındaki ilişki ve bağlantı bir zorunluluğu ifade ediyor. Eğer o sanatkarlar olmasa, o sanatlarda olmayacaktı. Veya o eserler (sanatlar) var ise, onların müessirleri de (sanatkarları da) olacaktır. Yani heykel heykeltıraşı, resim ressamı yazı ise, yazarı göstermektedir. Hatta burada aslolan, sanat eseri değil sanatkarıdır. O, sanatına muhtaç olmadığı halde sanatı ona muhtaçtır. Sanatçı mezkur eserini henüz yapmamış olsa veya sanatçı eserini yapmış olsa, fakat biz onu görmesek ve bilmesek de veya sanatçının eserini gördükten veya bildikten sonra, eser bir şekilde imha olsa da, bu durum sanatçı ve onun kabiliyetine zarar vermez. Çünkü o vardır ve sanat kabiliyetine sahiptir, eserinden de bağımsızdır. Binaenaleyh sanat eseri olmadan da sanatçı ve onun yeteneği mevcut olduğu halde, sanat eseri varlığını ancak ve ancak sanatkarı sayesinde kuşanacaktır. Bir sanat eseri bu yönüyle, kendi mevcudiyetinden fazla sanatkarının mevcudiyetini göstermektedir. Onun sanat anlayışını, üslubunu, yeteneklerini, eseri yaparken ki ruh halini yansıtmaktadır. Eser ile müessir, sanat ile sanatçı arasında daha pek çok paralellik ve ilişki kurulabilir, mesela müessir etken, eser edilgen, sanatçı aktif, sanat pasiftir ve bunun gibi. Buraya kadar, sanat-sanatçı, eser-müessir ilişkilerine kısaca temas ettik, fakat bu vadide gözden ırak tutulmaması gereken önemli bir alakalar yumağı vardır. O da sanatçının, eser ortaya koyarken, baktığı,ilham aldığı çoğu zaman da taklit ettiği objeler (model insan vücudu, manzara, olay ve kahramanlar) ile bunların sahibi (sanatkarı,müessiri) arasındaki ilişkilerdir. Bu konuda oldukça önemlidir çünkü harikulade bir heykel karşısında takdir, sevgi ve hayranlığını esirgemeyen seyirci (mesela bir sanat eleştirmeni) herhalde heykele modellik eden insan ve vücudu ile de ilgilenmelidir. Zira o insana bakılarak heykel yapılmış, olabildiğince ona benzetilmeye çalışılmış ve bu taklit ve benzerlik ölçüsünde de, heykeltıraş başarılı telakki edilmiştir. Halbuki dünyanın en büyük heykeltıraşının en muazzam heykeli bile, (Mesela Michalengello’nun Musası), gerçek bir insanın yanında pek basit ve sönük kalır. Çünkü o modelinde olduğu gibi yürümek,konuşmak, atlamak şöyle dursun, parmağını oynatamaz,gözünü kıpırdatamaz, nefes bile alamaz, duruşunu (pozisyonunu) asla değiştiremez. Tokalaşmak için elini, sıksanız soğuk bir katılık ve ürperti hissedersiniz. Size tebessüm edemez, merhaba diyemez. Gülemez, ağlayamaz hiçbir şey hissedemez. İnsana benzerliği ne kadar olağanüstüde olsa, bu dış görünüşteki şekil ve hacim benzerliğidir. Değil milyarları bulan ve her biri muhteşem bir fabrika görevi ifa eden canlı bir hücreye sahip olmak, bir tek hayattar bir hücreye bile sahip değildir. Mide,böbrek,kalp gibi devamlı çalışan hiçbir organı yoktur. Halbuki gerçek bir insan ile heykelin maddi yapıları olan toprak (çamur) ile onun sertleşmiş halinden ibaret olan mermer arasında önemli bir nitelik (cevher) farkı da yoktur. Mermeri kırıp ufalasanız toprak veya kum olacaktır. Yani, model insan kendisine benzer olarak yapılan o harika heykelden kat be kat üstündür. Çünkü model insan, nefes alan, yürüyen,konuşan,gülüp ağlayan,düşünen, canı ve ruhu olan bir heykeldir. Heykel asla doğurmaz ve doğurtamaz, ama model öyle değildir. Dahası heykel kendine benzer bir heykel yapamaz ,fakat model insan kendine, (bir ayna kullanarak) benzer veya başka bir modele bakmak suretiyle bir heykel yapabilir. Bu durum ressamın tablosuyla ilgili olarak da aynen geçerlidir. O tablodaki ağaçların yaprakları,nefes almak bir yana, rüzgarda bile kıpırdamaz,ışık hiç değişmez,su dalgalanmaz. Gerek heykel, gerekse resim objelerinin her biri, bir hal olan trilyonlarca saniyeden sadece tek bir saniyeyi,tek bir anı yansıtmaktan öteye gidemez. Şu halde heykelin heykeltıraşı,model insanın sanatkarı (heykeltıraşı), resmin ressamı, manzaranın sanatkarı (ressamı) yanında bir hiçtir, çünkü o büyük sanatkar öylesine tasvir eder (musavvir) ve yaratır ki, o yaptığı heykele sadece zahiri bir şekil vermekle bırakmaz, ona akıl, can ve ruh da takar, onu sanatkar yapar, ona resim ve heykel yapma yeteneğini verir.
Estetik Nedir? Yukarıda bir kısmına kısaca değindiğimiz gibi, tabiatta (hayatta) ve insan ürünü olan san’atta pek çok güzellikler tezahür etmektedir. İşte estetik de; güzele, güzelliğe ilişkin değerlendirme biçimi ve bunları içeren değer yargılarının tümüne denmektedir. (1) Estetik bir yönüyle felsefenin konusu, bir yönüyle de bir bilim dalıdır. Estetiği daha iyi anlayabilmek için felsefe ve bilim içindeki konumlarını ana hatlarıyla belirlemek işimizi kolaylaştırabilir.
Felsefe ve Estetik Bilindiği gibi, varlığı (mevcudatı) külli (tümel) olarak inceleyen, külli bilgiler sistemine felsefe denir. Felsefe varlığı, önce varlık olarak inceler. (Varlık kuramı-ontoloji) Daha sonra varlığı tanımaya çalışır. (Bilim kuramı-gnozeoloji) Sonra varlığı değerlendirir. (Değer kuramı-aksiyoloji) (2) Bir şemayla bu tanımı açıklamaya çalışalım. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Bu tasnif ve şemaya göre estetik varlığın kökenini bulmak ve onu tanıyıp öğrenmekten farklı olarak onu değerlendirir ve yargılar, güzeldir veya çirkindir der. Estetik felsefesi; genellikle insanda bir şeyin güzel olduğu duygusunu, neyin uyandırdığını belirlemeye çalışan bir felsefe kuramıdır.(3) Estetik bir felsefe kolu olarak Alman filozofu İmmanuel Kant’la önem kazanmıştır. Ona göre estetik akıl, kuramsal akılla, uygulayıcı akıl arasında bir köprüdür ve kuramın uygulama alanındaki denetçisidir. Güzelin gayesi kendisidir; güzel, güzel olduğu için istenilir. Güzelin amacı, başka hiçbir erek gözetilmeksizin, gene kendisinden doğan estetik hazdır .(Mana-yı ismi) Estetik felsefesi her ne kadar Kant’la önem kazansa da bunun kökeni antik çağ Yunan felsefesine dayanır. Nitekim hem antik Yunan’da hem de Kant’ta iyi ile güzel birlikte ele alınır ve birbirinden ayırt edilmeye çalışılmaz. Eski Yunan’ın güzel (Kalan) kavramıyla iyi (Agathan) kavramının birleşimini Sokrates’in güzel iyi (Kalokaghaeia) özellikle belirtir. (4) Eflatun “Devletin” onuncu kitabında; Duygularımızla kavradığımız dünyanın hiçbir gerçekliği bulunmadığına göre, mimesis (yaratılışı taklit) esasına dayanan sanatlar, idee’lerin ikinci elden taklitlerini vermektedir ve bir ressam, hakikati halde, gerçeğin değil, görünenin benzetmecisidir. Aristo ise Eflatun gibi aşkın (trascendent) bir güzellik idee’sinden değil, objelerden ve tek tek sanat eserlerinden hareket etmektedir. Böyle olunca, sanatı da somut varlıkların bir yansıması, başka bir deyişle taklidi olarak değerlendirecektir. (5)
Bilim ve Estetik Bilindiği gibi “ilimleri” üç kategoride incelemek mümkündür. Bunlar, “pozitif ilimler” (yahut kanun koyucu ilimler); “deskriptif ilimler” (yahut tasvifi ilimler), “normatif ilimler” (yahut, kaide koyucu ilimler) olarak sayıla gelmiştir. Günümüzde “estetik” müstakil bir ilim sayılmaktadır. İlim adamları “estetik ilmini” haklı olarak “normatif ilimlerden” sayarlar. Gerçektende “estetik” bir ilim olarak, insanoğlunun bu konuda verdiği eserleri inceleyerek “kaide” koymaya çalışır; güzellik mefhumu hususunda insanların ulaştığı alemşümul normları keşfetmek ister. Estetik şimdilik bir “bilimden” çok, bir “sanat felsefesine”,yahut bir sanat tenkidine veyahut bir “sanat tarihine” benzemektedir ve henüz felsefeye çok muhtaçtır. (6) Estetiği bağımsız bir bilim olarak ilk defa ileri süren Alman düşünürü Alexander Baumgarten’dir. Düşünür estetik terimini, Yunanca duyum (ihsas,hissediş) anlamındaki aesthesis sözcüğünden türetmiştir. Ona göre estetik duyusal bilginin bilimidir. Konusu duyusal yetkinliktir. (mükemmelliktir) Gerçekleştirmek istediği de güzel üstüne düşünme sanatıdır. (7)
Estetik bir ilim olmak istiyorsa, hiç şüphesiz her şeyden önce konusunu “objektif” olarak ölçüp değerlendirmek zorundadır. Oysa, herkes bilmektedir ki, “güzelliği”, objektif bir varlık biçiminde ele alıp ölçmek ve değerlendirmek kolay değildir. Çünkü “güzellik” kemmi (kantitatif) bir değer değil, keyfiyet halinde (kalitatif) bir değerdir. (8)
İslam kültüründe ise estetiğe tekabül etmek üzere Bediiyat, İlm-i hüsün,İlm-i mehasin,İlm-i cemal,İlm-i bedi,İlm-i bedayi,Hikmet-i bedayi,İlm-i zevk, terimleri kullanılmaktadır. (9)
“Sanat (art) kavramının “güzel sanatlar” diye belirlenen çerçevesinin İslam kültürü açısından çok yeni olduğunu, çeşitli sanat dallarının ayrı ayrı bilimler (İlm-i musiki,İlm-i şi’r vb.) olarak düşünüldüğünü ve sanatla “zanaatın” birbiriyle kesin çizgilerle ayrılmadığını gözönünde bulundurmak gerekir.
Bu bakımdan “İslam sanatı” denildiği zaman musikinden,mimariye, kapı tokmaklarından kitap ciltlerine, mutfak eşyasından koşum takımlarına kadar, sayısız ürünü içine alan son derece geniş bir alan söz konusudur. (10)
Bir Değerlendirme;
Dictionnaire Larousse, Estetiği; Doğadaki ve sanattaki güzelliği inceleyen bilim, Türk Dil Kurumu Sözlüğü ise; Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi diye tarif ediyor. Buna karşın Büyük Larousse ve O. Hançerlioğlu sözcüklerinde doğadaki ve hayattaki estetik ve güzellik pek dikkate alınmadan, insan ürünü olan sanattaki estetik ele alınmakta, hatta estetik neredeyse insan ürünü sanata indirgenmektedir.
Maalesef benzer bir yaklaşım, İslam estetiği konusunda incelemeler yapıp, kitap yazan merhum S.A.Arvasi ve İslam estetiği konusunda bir otorite sayılan değerli yazar B. Ayvazoğlun’da da görülmektedir. Doğrusu estetik dendiğinde, işin uzmanı olmayanlar, insan ürünü sanatı anlama eğiliminde olduğu gibi, uzmanlarda da aynı eğilim görülmektedir. Halbuki batı etkisindeki kaynaklarda bile, estetikten, doğadaki ve hayattaki estetikte anlaşılıyor ise, Müslüman uzman öncelikle böyle algılamalıdır. Zira “yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan halk eden,sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yapan, daha sonra da onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen, size kulaklar,gözler,kalpler (duygular) veren Allah...........’a (11) inanmaktayız. “Allah’tan daha güzel kim boyayabilir”. (12) O Musavvîr iken ondan daha güzel kim tasvir edebilir, resmedebilir.
Esasen sanatın ve bilhassa klasik sanatların (ki sanatın temelidirler) kaynağı doğadaki, Allah’ın yarattığı, tasvir edip boyadığı, birde can ve ruh takılan muhteşem eserleridir. Taklit ve kopya sanatları estetiğin konusu yaparken, hakiki orijinal eserleri yapmamak mantıksızdır, değerbilmezliktir, evleviyet kuralına zıttır.
Dünya Görüşü, Din ve Estetik
Bir estetik anlayış, şüphesiz anlayış sahibinin halet-i ruhiyesinin, heyecan ve özlemlerinin (psikolojisinin), keza içinde yaşadığı sosyal ortamın (sosyolojisinin) bir sonucu ve ürünüdür. Zira dış aleme yansıyan her eylem, temelinde fikri bir kök ve birikim taşır. Düşüncelerin birikerek eyleme dönüştüğü tezinin, İslami literatürde destekçileri ve savunucuları olduğu gibi, Batı medeniyetinin yetiştirdiği düşünürlerde de yansımaları görünür. (13)
Bir insanın veya toplumun dünya görüşü, ideolojisi ve dini nasılsa, estetik anlayışı ve sanatı da öyle olacaktır. Gerçekten de “en güzel sanat eserleri” dinin bağrından fışkırmıştır. Bu hüküm hem Batı,hem bizim ve hem de bütün kültür ve medeniyet dünyası için geçerlidir. Bu durumu bütün cemiyetlerde müşahede etmek mümkündür.
Şöyle bir sanat tarihini gözden geçiriniz, en güzel mimari eserler mabetlerdir, en güzel şiirler ve ilahiler dinden doğmuştur. Klasik batı müziği ve Türk müziği de dini kaynaklı olup en büyük eserlerini bu alanda vermişlerdir. En göz alıcı heykelleri galiba putperestler yaptı, en duygulu mozaikler ve gravürler “dindar” ellerden çıktı, en içli melodiler dini heyecanlardan güç aldı; dünyadaki dansların kökünde bile bu duygunun önemli bir yeri vardır. Hele putperestlerde,din sanatla,sanatta ibadetle aynı şeydir. (14) Tabii zorunlu olarak dinin itikadi ve esas kabulleri neyse sanatta ona göre şekil ve muhteva kazanacaktır.
Hakiki tek tevhid inancı İslamiyet olduğundan, Hristiyanlık ve Museviliğe de belli ölçülerde şirk bulaşmış olduğundan, İslam estetiği, bütün politeistik dini anlayışlardan esaslı bir şekilde ayrılır. Gerçi, Rönesans öncesi Hristiyanlık ile Yunan politeizminin, hem dini hem de estetik anlayışları da çok farklı olmakla beraber, esas “müstesna olan”, tahrif edilmemiş son ve mükemmel din olan İslam ve estetiğidir.
İnsan fıtratı gereği, Fatır-ı Hakimine şiddetle muhtaç ve mecbur olmakla birlikte, aynı zamanda somutlaştırma (teşahhus) zaafı, ile de malül olduğundan, şirke açık bir yönü vardır. O Vahid ve Ehad olan Rabb-i Rahimini tanıyıp, tam teslim olmazsa, bir takım putlar veya bir put mutlaka edinir. Çoğu zamanda bu put müteal bir Tanrı inancı ile birlikte bir, aracı veya Tanrı yardımcısı işlevi görür. Çünkü; “Beşerin böyle dalaletleri var. Putunu kendi yapar, kendi tapar”. (Tevfik Fikret) (15) İşte İslam’ın bütün itikadi sistemi; irili ufaklı bütün putları yok ederek, Allah’tan başka hiçbir ilaha yer vermez. Sanat ise birçok zaman insanın putu olmuş veya ona putlar imal etmiştir. İslam, sanatı bu sapmadan kurtarmıştır.
Batı Estetiği;
Avrupa’daki estetikte o coğrafyanın, sosyolojinin,psikolojinin, sosyal psikolojinin,antik Roma ve Yunan felsefesinin,Hristiyanlığın,Rönesans ve sonrasının tesirinde gelişmiş ve şekillenmiştir.
Ne zaman periyodu, ne de coğrafi ve kültürel açıdan tek bir batı yoktur. (Avrupa en az ikidir) Kültür, sanat ve estetik anlayışı bakımından Batıyı,Antik Yunan ve Roma,Hristiyan,Rönesans,Sanayi devrimi sonrası, modern ve post modern zamanlar olarak kaba dönemlere ayırmak mümkündür.
Antik Yunan ve Roma dönemi, çağına göre büyük eserler vermesi ve kendisinden sonra gelen dönemleri, hatta başka kültürleri de etkilemesi yönünden çok önem arzeder. Bu dönemin sanat anlayışının temel yaklaşımlarından birini, “Pygmalion Davranışı” başlıklı yazısında B. Ayvazoğlu şöyle anlatır:
“Mitolojiye göre Kıbrıs’ın efsanevi kralı Pygmalion kendi eliyle yaptığı fildişinden heykele aşık olur. Bunun üzerine Afrodite, Pygmalion’un heykelini canlandırır. Bu mithos’un ardında yatan evrensel gerçek, (İslam da) tasvir yasağının bir başka boyutunu anlamamıza yardımcı olabilir. Sanatçının süre ırmağından çekip aldığı anlık bir görüntüyle yetinmediği ve şuuraltında bu görüntüye ardardalık (succeession) kazandırma, yani yaratma ihtirasının yattığını söyleyebiliriz. Musa heykelini bitirdikten sonra karşısın geçerek “Ey Musa, konuşsana! Niye konuşmuyorsun?” diye haykıran Michalengelo’nun davranışı, bunun en karakteristik örneğidir. (16)
Görüldüğü gibi burada sanat eseri (heykeller) canlı, ruh sahibi, aşka, hürmete ve tazime layık, yüce bir obje olarak karşımıza çıkmaktadır.
Şirk kokan bir anlayışın başka bir tezahürü de, mimesis (yaradılışı taklit) olgusudur. Burada da ilahi kudretle yarışma, hatta meydan okuma vardır. Henri Lechat “Yunan heykeltraşı, tanrı heykelleri vücuda getirmeye davet edilir edilmez, hedefi; insana benzeyen, fakat insandan üstün olan ilahlar göstermek ve bu suretle çok seçkin, çok asil ve daha güzel bir insanlığı tahakkuk ettirmek olacaktır”der. (17)
Tanrılarını tecessüm ettirmek gayesiyle yola çıkan Yunanlı heykeltraş, her adımda karşılaştığı sportmenlerin vücutlarını aşamıyor,yani insan vücudu dışından bir güzellik düşünemiyordu. Yani heykelciliğin başlıca konusu tanrılarla, sportmen insan vücudunun karışımı olan ideal insandır. Ve ideal insan her zaman çıplaktı.
Rönesans öncesi Avrupa’da Hristiyanlığın dogmalarına bağlı olarak gelişen Romanesk ve Gotik sanat anlayışı,İslam sanat anlayışına benzemektedir. E.H.Gombrich’e göre, Avrupa sanatı Doğunun (İslam’ın) sanat ideallerine hiçbir zaman, Roman sanatının zirveye ulaştığı devirde olduğu kadar yaklaşmamıştır. Bu ideallerin en bariz niteliği, tabiata bağımlılıktan kurtulmuş olmaktı. (18) Zira ilk Hristiyanlığın da, resim ve heykele, putperestliğe düşme kaygısıyla, cephe aldığını biliyoruz. Fakat zamanla bu anlayış değişmiş, kiliseler ikonlarla doldurularak bir bakıma putperestliğe yeniden dönülmüştür. Nitekim Doğu Roma İmparatorluğunda, ikonlara tapınma büyük bir tepkinin doğmasına yol açar ve 745 yılında kiliselerdeki bütün dini resimler imha edilir. Tarihte bu harekete ikonaklazm (putkırıcılık) denmektedir. Protestanlığın kurucusu Luther de kiliselerden tasvirleri kaldırtmıştır. (19)
Gerçekte, Batı Hz. İsa’nın “mücerret dinini” anlamadı, hiçbir zaman “mutlak varlık” olarak Allah’a tapınamadı. O, hem Hz. İsa’yı dinledi,hem eski Yunan’ın putperestliğini özledi ve yaşadı. Hristiyanlık, doğudan gelen yüce peygamberin mesajlarının putperst batı ile mezcedilmesinden doğdu. Hegel’e göre Şark için hakikatlerin en mühimi Allah’tır da; Hristiyan batı için mühim olan “İsa’da gerçekleştirdiği tarzda tanrılık ile insanın birliğidir”.
Batıda Rönesans böyle bir vasatta, eski Yunan’da mevcut olan bu ruhun, uzun bir aradan sonra tekrar Roma’da dirilmesi demektir. Zaten başta Giotot,Vinci,Michalengello olmak üzere bütün Rönesans sanatkarları,Hristiyanlık adına eski Yunan putperestliğini dirilttiler. Sadece Zeus’un, Apollon’un ve Afroditenin adı değişti “Baba-oğul ve Meryem” biçiminde yeni “mukaddes aileler” kuruldu. (20)
Batıda daha sonra gelişen modern sanat anlayışı, antik Yunan ve Roma ile Rönesans’ın yaradılışı taklid (mimesis), eserini yüceltme ve aşık olma (pygmolion davranışından) kurtulma eğilimindedir. Bu modern sanat anlayışına göre; artık somut değil soyuta yönelinmiş, modern resim, soyut resim, soyut heykel türleri revaç bulmuştur.
1910’da ünlü Rus sanatçı Kandiasky’nin, ünlü bir suluboya eseriyle başlayan soyut sanat olgusu, şekillerin hayatından gerçek bir kopmayı ifade eder.(21) İlginçtir ki fovizm, dışavurumculuk, kübizm, gelenekçilik gibi XX. yy’ın başından doğan hareketleri ,tarihi açıdan yerini bulmuş, belli bir yerde bir grup insanın etkinliğiyle oluşmuş hareketler olduğu halde, soyutlama (abstraksiyon) çok biçimli bir olgudur ve birbirine çok yakın tarihlerde, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde ayrı ayrı sanatçılar tarafından başlatılmıştır. (22) Soyut resmin en ünlü temsilcilerinden biri Pablo Picasso ve meşhur tablosu Guvernica’dır.
Batı sanatı XX. yy’da geldiği son merhalede; nonfigüratif, soyut (abstraksiyon), gerçek üstü, modern yaklaşımlarıyla, aslında İslam sanatının ta başından beri başarıyla tatbik ettiği sanat telakkisine yaklaşmıştır. İslam Estetiği:
İslam estetiği fıtri olarak İslam’ın temel kabulleri, (itikadi ve ameli hükümleri), dünya görüşü, yani Tevhid eksenli olarak gelişmiştir. Her Müslüman gibi Müslüman sanatçıda tevazu ve mahviyet ile yükümlüdür. Tabiata, diğer insanlara ve Allah’a meydan okumaz, kendini beğenmez. Vahid ve Ehad olan Allah’tan başka hiçbir gücü, otoriteyi, küçükte olsa ilahçıklar edinmez, yalnız Allah’a teslim olur ve ona ibadet eder. Bütün sanat ürünlerinde sanatçı, kişiliğini olabildiğince paranteze alır, eserini, bazen imzalarını bile atmayacak kadar kendi ferdiyetinin dışında düşünür. (23) İmza attığında da tevazuyu elden bırakmaz. (24) Çünkü sanatçı güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır.
İslam sanatlarında “güzel” deyince anlaşılan Batı kaynaklı objektivist ve subjektivist estetiklerin anladığı manada bir güzellik değil, “mutlak güzelliktir” ve bu güzelliğin görünen alemdeki içkinliğidir. (İmmanent oluşudur) Müslüman sanatçı için sözgelişi gül, kendiğilinden güzel olmadığı gibi (objektivist bakış, objenin güzelliği) bizim ondan kendimizi yaşamamız (subjektivist bakış, bakandaki güzellik, einfuhlung) da değildir. Gülün güzelliği Allah’ın “Cemal” sıfatının tecellisidir, görünüşüdür. (25)
Esasen İslam’a göre bizzat Allah “en büyük sanatkardır” ve kendindeki güzellikler (Cemal), her an tecelli etmektedir. Bu açıdan bakınca, kainat bir güzellik okyanusudur; İnsan ise bu okyanusun üzerinde parlayan ve “en güzel biçimde yaratılmış” (ahsen-i takvim) olan bir yıldız gibidir. Kainata ve insana bir sanatkar gözüyle bakanlar, onlarda muhteşem “estetik mesajlar” bulacaklardır. (26)
Zira “Küntü kenzen mahfiyyen” diye başlayan meşhur hadis-i şerifte “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Kainatı yarattım. Ta onunla kendimi bileyim” buyurularak kainatın kendisini ilahi sanatın mükemmel bir yansıması olarak takdim eder. (27)
Lous Massıgnon’a göre;“Müslüman, sanatın tuzağına düşmek istemez. Onun için sanat eserlerinde son derece güzel alem bile, Allah’ın iplerini çekerek işlettiği bir makinadır........ İnsanlar ilahi iradenin aletidir”. (28)
Müslümanı sanatın tuzağına düşmekten koruyan tedbirlerden belki de en önemlisi Tasvir yasağıdır. Bu yasak Müslüman sanatçıları figürden kaçma ve figürü cansızlaştırma şeklinde ifade edilen iki yola yöneltmiştir. Figürden kaçış (nonfigürasyon), Müslüman sanatçıyı doğrudan doğruya soyut (mücerret) formlara yöneltir, hat sanatı gibi, figürü cansızlaştırma eğilimi ise bir yanda tabiattan alınan şekilleri stilize ede ede, kaynağından büsbütün uzaklaştırarak, soyut formlara dönüştürülmesini sağlamış, bir yandan da diğer geleneklerden devralınan resmi, bazı unsurlardan arındırarak bir çeşit nakış haline getirmenin prensibi olmuştur. (29) Stilizasyon (üslüplaştırma) soyutlamanın ilk adımıdır ve objeyi sadeleştirmekte,şematize etmektedir. Önce tabiattaki şekillerine yakın olarak işlenen bitki motifleri, sonraları tabiattaki örneklere benzeyişi kaybederek bir takım hendesi şekillere bürünmüştür. (30)
Ölü formlara tapmayan ve gerçeği bütün görünüşlerin ardında arayan Müslüman sanatçı, sanatların en somutu olan heykelciliği tamamen gözden çıkarmıştır.
Heykelden sonra dış gerçekle bağları en fazla olan resmi de kendi prensipleri içinde yoğurarak büsbütün farklı bir ifade vasıtası haline getirmiştir.
Şöyle özetleyebiliriz; Heykel İslam dünyasının artistik hayatından çekilirken, resim başlangıçta realist özellikler taşıdığı halde, gitgide dekoratif mahiyet kazanarak küçülmüş, yazıya yardımcı bir unsur olmak üzere kitap sayfaları arasına sıkışmıştır. Buna karşılık yazı, kitap sayfalarından taşacak ve duvarlarda yerini alarak bir bakıma resmin fonksiyonunu üstlenecektir. (31) İslam sanatında resim zevki, tezhip, nakış ve bir nevi soyut resim olan “hat” larla;heykelcilik zevkini de taşlara ve mermerlere bir şiir gibi işlediği motiflerle tatmin etmeye çalışılmıştır. (32)
Klasik bir Osmanlı mezarlığını gezenler ve dikkatle inceleyenler, mezar taşlarına bakarak “kadın” ve “erkek” kabirlerini ayırabilirler. Mezar taşını (ki,çok defa mermerdir) yontan sanatkarlar, kadının yumuşak, yuvarlak ve ince hatlarını tecrit ederek mermere işlerken, gerçekten soyutu arayan ve bulan kimseler olduklarını ortaya koymuşlardır. (33) Hatta mezar taşının baş kısmındaki çeşitli kavuk,sarık gibi başlıklarla müteveffanın sağlığından ne ile iştigal ettiği, makam ve rütbesi hatta hatta yaşı anlaşılabilir.(34)
Batı resmi, Giotto ile satıhtan derinliğe, tecritten gerçeğe (müşahhasa ve şe’niyete) doğru ilerlerken, İslam minyatürü, ters bir yol tutmuş derinlikten satha, (müşahhas) gerçekten tecride doğru yükselmiştir. (35)
Müslüman resminde perspektifin inkar edilmesi, aynı zamanda trajik olanın inkar edilmesi anlamına gelir. (36) Zira maddilikten, dolayısıyla çatışmadan arındırılan bir dünyada trajedi düşünülebilir mi? Öyle ki Müslüman sanatçıyı doğrudan epik’e götüren “harikulade” artık orada tabii bir hadise haline gelmiştir. Tanpınar’ın deyimiyle “harikulade”, insanın kaderiyle karşı karşıya gelmesini önlediği için trajik doğmaz.
Ölüm bile, sufiler tarafından, sevgiliye kavuşma (şeb-i aruz,düğün gecesi) yani vuslat olarak kabul edilir. Ölüm korkusunu yenen bir Müslüman için, artık kadere meydan okumak sözkonusu olamaz. (37)
Bu cümleden olarak İslam resmi, minyatürde, bütün ifadelerin yalnızca bir tatmini ve sükuneti verdiği görülecektir. insan ruhunun ihtirasları, üçüncü boyutla beraber silinip yok olmuştur. (38) Hatta minyatürde gece ile gündüz farkı yoktur, gece sadece birkaç yıldız ve ay ile ifade edilir. Karanlık ve elem kaybolmuş cennetasa bir güzelliğe ulaşılmıştır.
Müslümanların batıdaki resim sanatına nasıl baktıkları hususunda şu misal oldukça aydınlatıcıdır; İstanbul’da bir kilisede bulunan çok canlı bir Meryem ile İsa resmini, adeta aşık olarak gizlice alıp Konya’ya getiren, ressam Aynüddevle’ye Mevlananın söyledikleri, Müslümanların Pygmolion (esere aşık olma) davranışıyla ilgili yaklaşımlarını ortaya koyması bakımından önemlidir;”Sen canlı bir resimsin ve dünya, insan,yerdeki ve gökteki herşey kendi mahsulü olan bir ressamın eserisin. Yaratıcını bırakıp ve manasız bir resme aşık olman doğru mudur? O habersiz şekillerden ne elde edilebilir?”
Yine Mevlana Mesnevisinde “Eğer insan suretle insan olsaydı, Ahmet’le Ebucehil müsavi oldurdu. Duvar üstüne yapılan resim de insana benzer. Bak suret bakımından neyi eksik? O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü,o nadir bulunur cevheri ara. (39)
Benzetmeci (taklitçi) batı resmiyle, batı dünyasından bir filozof olan Eflatun şöyle alay etmektedir: “İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, dünyayı,yıldızları,kendini,evin bütün eşyasını,bütün canlı varlıkları”.
İslam dünyasında, Aristo’nun bütün eserleriyle asırlarca haşır neşir olunmasına ve bazılarınca da muallim-i evvel kabul edilmesine rağmen, mimesis (yaradılışı taklit) teorisinin benimsendiğine dair bir ipucu bulmak mümkün değildir. “Taklit insan tabiatı için esastır” önermesi, Müslüman aydınlar tarafından tamamen farklı bir biçimde anlaşılmış; “iyi örneklere uymak” şeklinde bir nasihat olarak değerlendirilmiştir. (40)
İslam sanatının esas telakkisi “hüsn-ü mücerret” (soyut güzellik) karşısında soyut resmin büyük ustası İspanyol ressam Pablo Picasso, Endülüsteki El-Hamra sarayı karşısında hayranlığını ifade ettiği gibi; Karahisarinin meşhur besmelesini gördüğünde de “Üstad, benden önce modern resmi bulmuş” demiştir. (41)
Elhasıl; İslam’ın diyalektiği, “fani varlıklara bakıp baki olanı” aramak ve özlemek üzerine kuruludur. Müslüman (sanatçı) ölümlüye bakar ölümsüzü, çok’a bakar bir’i, sonluya bakar sonsuzu, esere bakar
müessiri, sanata bakar sanatkarı, itibari güzele bakar mutlak güzeli, yaratıklara bakar, Yaradanı arar. (42) Bu mantalite ile de Müslüman sanatçı mücerreti müşahhasa, subjektifi objektife, nonfigüratifi figüratife, irreeli, reele tercih ederek tamamen yeni ve orijinal bir sanat anlayışı ortaya koyar. (43) RİSALE-İ NUR VE ESTETİK Bir Soru ve Düşündürdükleri; Estetik konusunda Risale-i Nur ağırlıklı bir yazı için çalıştığımı öğrendiğinde, Risale-i Nur’a vakıf olduğu söylenebilecek üniversite mezunu bir arkadaşım, hayretle üstad estetiklede ilgilenmiş mi? diye sorduğunda; ben de aynı hayretle, “hem de nasıl !” cevabını vermişim. Acaba hangi hayret makuldü?bu yazıyı yazan biri olarak tabi ki benim hayretim demem beklenebilir, fakat bunu diyemeyeceğim. Evet, risaleler bir bakış açısıyla, tam bir estetik külliyatı sayılabilmesine karşın, bir bakımdanda bu konuyla oldukça ilgisizdir, denebilir.
Eğer estetiği resim,heykel,müzik, mimari gibi insan ürünü güzel sanatlardan ibaret kabul edersek ki, yaygın anlayış budur, arkadaşım haklıdır. Said Nursi bunlarla pek ilgilenmemiş, en azından estetik felsefesi ve bilimi ile ilgili pek bir şey söylememiştir. Estetiğin diğer önemli bir boyutu olan tabiattaki ve hayattaki estetik hesaba katıldığından bile arkadaşım haklı sayılabilir. Çünkü, Bediüzzaman tabiattaki estetikten yine yaygın anlayışta olduğu gibi, bizahiti estetik (güzel) olanlar adına (mana-yı ismiyle) bahsetmez. Şu halde yaygın fakat yanlış estetik telakkileri açısından, risalelerin estetikle pek bir ilgisi olmadığı söylenebilir.
Fakat estetiği (yukarıda estetik nedir başlığı altında ele aldığımız gibi) tabiatta (hayatta) ve sanattaki güzellikle ilgili ilmi ve felsefi bir disiplin olarak ele alır ve güzele, güzeller güzelinin (güzelliğin gerçek sahibinin) hesabına (mana-yı harfiyle) baktığımızda risaleler tam bir estetik (Esma-ül hüsna) literatürüdür. Estetiğin tabiat ve hayatı da içerdiği, bizim (acizane) şahsi bir görüşümüz, keza Said Nursi’nin kendine mahsus bir görüşü olmayıp, İslam tasavvufunun “neylerse güzel eyler” mantığıyla formüle edilebilecek veya Vahdet-i Vücut anlayışıyla daha da ileri götürülebilen bir görüştür. Dahası Kur’an’ın tabiattaki ve hayattaki güzelliklere, “düşünmez misiniz?” “Akletmez misiniz?” “Görmüyor musunuz?” Tarzındaki dikkat çeken üslubu da bu cümlededir.
İslami kaynaklardan başka batılı kaynaklarda da,doğadaki güzelliklerin estetiğin konusunu teşkil ettiğini, fakat bunun çok yaygın olmadığını görüyoruz. Meşhur Alman ressam Albrect Dürer: “Güzelliğin ne olduğunu bilmiyorum;ama gerçekten sanat tabiattadır;kim onu çekip çıkarırsa onundur” demektedir.
Aslında antik Yunan Roma Rönesans sanatlarının klasik resim ve heykelciliğin doğadaki taklit (mimesis, yaradılışı taklit) ten başka bir şey yapmadığı malumdur. Aristo’nun Poetikasında temellendirdiği yaradılışı taklit (mimesis) teorisi, Rönesans sanatçıları tarafından öylesine benimsenir ki; Floransa’da resim atölyeleri, adeta tabiat ve anatomi araştırmalarının yapıldığı laboratuarlar haline gelir. Öyle ki Leonardoda Vinci “Yaptığınız resmin, konu olarak aldığınız objelere tam benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız, bir ayna alın ve bu objelerin onda nasıl yansıdığına bakarak, gördüğünüzü yaptığınız resimle karşılaştırın” diyordu. (45) Bu yaklaşıma (mimesis’e) karşı ilk tavır alış Eflatunun’dur ve ona göre yapılan çoğu zaman taklidi taklittir. (46)
Taklidin güzel bulunup, estetiğin konusu olduğu bir durumda, taklit edilenin (doğa ve hayatın) evleviyet kuralına göre (öncelikle) estetiğin konusunu teşkil etmesi zorunluluktur. İşte Bediüzzaman taklidine çalışılan bu güzellikleri pek çok yerde ele alır ve bu güzelliklerin sahibi ve sanatkarı adına onları konuşturur. Onlar bizatihi lisan-ı halleri, belki de lisan-ı kalleri ile konuştuklarından onlarla diyaloğa girer, sohbet eder. Aslında Risale-i Nur’un en orijinal yönlerinden biri de; estetiğin konusunu teşkil ettiği halde pek fazla işlenmemiş olan, tabiattaki ve hayattaki sanat harikalarının risalelerin neredeyse her yerinde konu edilip incelenmesidir. Nursi; tabiattaki güzellikleri ele aldığında, çok defa sanat’ın, eser müessir ilişkilerinin, ölçülerini de kullanmakta, kıyaslar yapmaktadır. Böylelikle kainattaki sanatların saniine ve müessirine dikkat çekmekte, onun mükemmeliyeti daha iyi vurgulanmakta, ülfet kırılmaktadır. Bu bakımdan Said Nursi için, estetikten bahsetmek bir yana, estetikte devrim mahiyetinde bir çığır açtı bile denebilir. Çoğu İnsan Neden Asıl San’atkar’a (Sanie) İlgisiz?
Burada şu soruyu sormadan edemiyoruz. İnsanlar neden cansız,ruhsuz orijinaline (modeline) göre basit ve kaba bir taklit heykel karşısında, hayret, heyecan ve takdir duygusu ile dolarlar ve onu heykeltıraşsız düşünemezlerde, her yönüyle harika olan ve taklit edilmeye çalışılan insan konusunda, aynısını pek yapmazlar? Bunun birçok sebebi vardır, fakat bir çırpıda söyleyebileceklerimiz şunlardır:
1-) Önemli bir sebep alışkanlıklar ve ülfettir. Biz her gün o kadar insanla bir aradayızdır ki, onları göre göre hayretimiz azalmaktadır. Öyle ki kendimizde insan olduğumuzdan, kimseyi görmesek bile kendimizi görürüz, ilgimiz (ilginçlik) azalır. Fakat bir heykelle, hele muhteşem (iyi taklit etmiş) bir heykelle seyrek karşılaşırız, bu da ilgi ve hayretimizi çeker. 2-) Migalengello gibi büyük bir heykeltıraş, otuz yıllık birikim ve tecrübesini kullanarak, Musa heykelini büyük bir titizlik, gayret ve zorluklarla 3 yılda bitiriyor. Kendisi ve diğer sanat severler merakla bekliyorlar. Bittiğinde ise hayranlık ve takdirlerini sanatkara yöneltiyorlar. Fakat Fatır-ı Hakim canlı ve hareketli heykeli, büyük bir suhuletle ve kolaylıkla halk ettiğinden, bu fıtri durum insanı mutlaka bir sanatkar ve müessir bulma çabasından uzaklaştırabiliyor. 3-) Resim olsun,heykel olsun, bir sanatçının; onu elinde fırça veya keski ve çekiçle yaparken ki hali insanlar tarafından izleniyor,müşahede ediliyor. Fakat tabiattaki sanatları icat ve inşa eden bir fırça, keski veya başka bir alet görünmediği gibi, böyle bir aleti tutanda görünemiyor. İnsan da zahirperest olduğundan, çoğu zaman aklı gözüne indiğinden,bu estetik harikalarını,ya sebepler yapıyor, ya tabiat yapıyor, ya da kendi kendine oluyor zannediyor.
Saydığımız üç sebepte, kainattaki harikaların bir Yaradan olmaksızın var edilmesi bir yana, Yaradanın ne kadar zor bir şeyi, ne kadar kolay yaptığını ve sanatının harikuladeliğini gösteriyor.
Bediüzzaman ise “Yaradan-yaradılan”, “eser-müessir”, “güzel-güzelliği veren” ilişkisini, pek çok yerde ısrarla, coşkuyla ilmi ve mantıki delilleriyle ortaya koyuyor. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yukarıdaki şema ile anahtar terim ve sözcüklere şöyle bir göz atmak bile Bediüzzamanın estetikle ne kadar ilgilendiğini anlatmaya yetiyor. Günlük konuşma dilinde ortalama 300-400 kelime kullandığımız hesaba katıldığında risalelerde “cilve” sözcüğünden 47 terkip, “eser” sözcüğünden 27 terkip “asar” sözcüğünden 37 terkip, “Sani” sözcüğünden 22 terkip halinde, kullanılmış olmasının; ayrıca risalelerde “güzel” kelimesinin tam 832 yerde “hüsün”ün 79 yerde, “güzellik” in 51, “ahsen” in 32, “Cemal” in 84, “Sani” nin 53, “Masnu” nun 27, “Masnuat”ın 23 yerde, geçmesi, Risale-i Nur’un zengin bir güzellikler (estetik) lügati ve muhteşem bir estetik külliyatı olduğunu açıkça ortaya koyar.
En Güzel İsimlerin (Güzelliklerin) Resmi Geçidi ve Şerhi; Kur’an da Allah’ın zatına bir çok isim nisbet edilmiştir. Bunların sık sık tekrar edildiği de görülür. Tevbe suresi dışındaki 113 sure besmele (Allah’ın ismiyle) başlamakta, aynı terkip iki ayetin içinde de yer almaktadır. Ayrıca “ism” kelimesi dokuz yerde “İsmi rabbik” iki ayette olmak üzere toplam 20 yerde zikredilmektedir. Esma-i Hüsna terkibi ise, dört ayette yer alır: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler ona mahsustur” (Taha 20/8) den başka al Araf 7/180, İsra 110, Haşir 59/22-24 ayetlerinde geçer. Bundan başka Tirmizi,İbn Mace, ibn Hacer rivayetlerinde 99 güzel isim geçer. Esma-i Hüsna terkibinde yer alan hüsna kelimesi “güzel” manasında sıfat veya “en güzel” anlamında ism-i tafdil (47) sayılmıştır. Her iki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup, Allah’ın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhum-u muhalifini hatıra getirmez. Allah’ın Kahhar, Cebbar,Mümit, Müntakim isimleri de güzeldir, en güzel isimlerdendir. Bu konuya ileride temas edeceğiz. Bilginin değeri, bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için, esma-i hüsna bilgisine sahip olanlara bu bilgi, meziyet ve şeref kazandırır. İnsanların büyük çoğunluğu kainatın bir yaratıcı ve yöneticisinin bulunduğunu kabul etmekle birlikte, madde özelliği taşımadığından onu duyularıyla idrak etmeleri mümkün değildir. Şu halde Yaratıcı ancak kainat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı esma-i hüsna bilgisi, Allah-alem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah’ı tanıtma açısından önem taşımaktadır. İmam Maturidi,yaratıklara benzetme (teşbih) endişesiyle, Allah’a isim ve sıfat nisbet etmekte tereddüt eden filozofların, aslında nefiy değil ispat konumundan kaldıklarını belirtir ve şunları sorar; Evrenin yaradılışını kime nisbet ediyorsunuz? Neye tapıyorsunuz? Hangi varlığa karşı dua ve niyazda bulunuyorsunuz? Maturidi bu sorularıyla, büyük yaratıcının sadece zihni bir varlık olmayıp fiilen de mevcut bulunduğunu, onun ancak isim ve sıfatları yoluyla aklen idrak edilebileceğini vurgulamak istemektedir. Yani duyular ötesi olan Allah, kendisini duyular aleminin kavramlarıyla tanıtmıştır. Özellikle sani ismi “bilgi,maharet ve incelikle yapan, yaradan” manasına gelip, Kur’an’ı Kerim de, fiil ve masdar şeklinde Allah’a nisbet edilmiştir. (48) Kur’an ve hadislerde önemle ve ayrıntısıyla yer alan Esma-i Hüsna, bir hadis ve bilhassa Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’da da, hemen her yerden defalarca karşımıza çıkar. Allah lafz-ı Celali tam 622 yerde, Esma-i Hüsna terkibi 46 yerde, güzel isimlerin her biri gerek teker teker, gerek ikili, üçlü terkiplerle (Sani,Sani-i Hakim, San-i Hakim-i Zülcelal, Sani-i Hakim-i Müdebbir,Sani-i Kadir-i Zülcelal, Sani-i Zülcelal vel ikram) gibi binlerce yerde metnin (risalenin) odak noktasını teşkil eder. Lafzen ismin geçmediği yerlerde bile çoğu zaman yine “isimleri en güzel olanın” anıldığını görürüz. (Örn;Bir harf katipsiz,bir köy muhtarsız,bir iğne ustasız olmaz gibi ifadelerde, hep ona işaret eder) ilerdeki bahislerde Risale metinleri iktibas edileceğinden, burada Esma-i Hüsna terkiplerine dair ayrıca alıntı yapmıyoruz. Gayet tabii ki Risale-i Nur; ayetleri sırasına göre yorumlayan klasik bir tefsir olmadığı gibi, Esma-i Hüsna’yı tek tek ele alıp, bir bölümde incelemez. Her bir isim konunun mahiyetine göre, pek çok yerde, pek çok cihetleriyle parıldar durur. Nursi’ye göre; “Hakiki hakaik-ı eşya, esma-i ilahiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakaikın gölgeleridir. Hatta bir tek zihayat şeyde yalnız zahir olarak yirmi kadar esma-i ilahiyenin cilve-i nakşı görünebilir. “Eşyadaki sanatlar dahi herbiri birer isme dayanıyor”. (Sözler S.573)
Güzel ve Çirkin ile İyi ve Kötünün Aksiyololjik İlişkisi Bir şeyi güzel ve çirkin olarak veya iyi ve kötü olarak nitelerken bir değerlendirme ve yargılama yapıyoruzdur. Ve böylelikle felsefenin, varlığı, varlık olarak inceleyen Ontoloji (varlık bilimi), varlığı tanımaya çalışan gnozeoloji (bilgi kuramı) ından sonra, aksiyololji (değer kuramı) na ait bir faaliyet gösteririz. Değer kuramının estetik ve etik diye ikiye ayrıldığını daha önce görmüştük; İşte, güzel ve çirkin esas itibariyle estetiğin konusunu, iyi ve kötünün ise etiğin (ahlakın) konusunu teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Fakat bunun katı bir tasnif (kategori) mantığıyla yaptığımızda yanıltıcı olabiliriz, bazı değerleri noksan ifade ederiz. Zira estetikte güzel, etik de iyiye, estetikte çirkin, etik de kötüye tekabül etmektedir. Güzel ile iyi müspet ve hayırlıyı, çirkin ve kötü ise menfi ve şerliyi ifade etmek hususunda paralellik arzederler. Birbirinin yerine kullanıldığında ise bir ifade zenginliği sağlar. Mesela 90 yaşında bedeni çökmüş, cildi buruşmuş bir insan için “güzel bir insandır” nitelemesi yapıldığında (ki günlük konuşma dilinde fiziken çirkin bile olsa, ahlaken güzel insanlar için kullanılmaktadır) onun ahlaki iyiliğini kastederiz, hatta fiziki çirkinliği de, ahlaki güzelliği ile aşılmış olur. Mesela Yusuf AS. güzel iyidir. Elhasıl güzel ile iyinin müspet ve hayır, çirkin ve kötünün menfi ve şer yönündeki paralellikleri belki de etik ve estetiğin ayrı ayrı konuları olmasında daha önemlidir. Arapça’dan dilimize geçen ve yaygın olarak kullandığımız “ihsan” kelimesinin karşılığı lügatlere; iyilik, lütuf, bağışlamak, cömertlik, Allah’ı görür gibi ibadet etmek (hadiste böyle deniyor) güzel bilmek, güzel eylemek diye geçmektedir. Bu sözcük “hüsün”, “güzel” kelimesinden türetildiği halde ilk manası olarak “iyilik”, bir başka manası olarak da “güzel bilmek” şeklinde geçmesi, “iyi” ile “güzel” in ne kadar paralellik arz ettiğini gösterdiği gibi, dilimizde de bu anlayışın oldukça yaygın olduğunu görürüz. (49)
Teodise (Kötülük) Sorunu ve Estetik Delil; Risale-i Nur’un bir nevi Esma-i Hüsna şerhi veya tefsiri olduğu, bu bakış açısına göre, kainatın Allah’ın güzel isimlerinin tecellisi olacağını belirttik, fakat alemde gördüğümüz bunca kötülük ve çirkinlik ne anlama gelmektedir? Prof. Dr. Mehmet S.Aydın, Risale-i Nur’da “kötülük” problemi, başlıkla nefis makalesinde (50) şöyle diyor. “Kötülük” nedir? (51) Kötülük hakiki manada var mıdır? Var ise kaynağı nedir? Yahut kimdir? Eğer kötülük ile Allah arasından bir ilişki varsa, bu ilişkinin mahiyeti nedir? Ünlü İngiliz filozof David Hume son soruyu açarak şöyle dile getiriyordur: Allah kötülüğü önlemek istiyor da gücümü yetmiyor? Öyle ise o, güçsüzdür. Yoksa gücü yetiyor da, kötülüğü önlemek mi istemiyor? Öyle ise o, iyi niyetli (ve Rahim) değil midir? Hem güçlü, hem iyi ise, alem de bu kadar kötülük nasıl oldu da varoldu? Felsefe ve ilahiyat tarihinde bu çetin soruya verilen cevapların sayısı oldukça çoktur. Bazıları kötülüğü gerçek anlamda var saymayarak, bazıları onu maddeye bağlayarak , bazıları sınırlı bir uluhiyet anlayışı ortaya atarak, bazıları da birden fazla ilah kabul ederek meselenin üstesinden gelmeye çalışmışlardır” (52) “...........Şüphesiz İslam’da “teodise” meselesi söz konusu olduğunda akla gelen en meşhur isim Gazalidir. O halde, Risale-i nur da teodise konusunun ele alındığı hemen hemen her yerde Gazalinin adının geçmesi tesadüf değildir. Gazali’nin düşünce tarihimize nakşettiği cümle şu idi: “Leyse fi’l-imkan ebde min-makan” yani “imkan aleminde olandan daha iyisi yoktur” bu cümleyi batı din felsefesinin merkezine getiren ise ünlü filozof Leibniz'’ir. Ona göre, her türlü kötülüğe rağmen, ilahi adalet, alemde tecelli etmiştir ve zaten “teodise” nin anlamı da budur” Prof. Aydın; Said Nursi’den aşağıdaki alıntıyı da yaptıktan sonra çok önemli bir değerlendirme yapıyor. “......Şu dünya ............... Nakkaş-ı Ezelinin teceddüt eden, hikmetli yazar bozar bir defteri ve her bahar bir yaldızlı mektubu ve her bir yaz bir manzum kasidesi ve o Sani-i Zülcelalin cilve-i esmasını tazelendiren, gösteren aynaları ve ahiretin fidanlık bir bahçesidir...........” “Bu iktibasta ifadesini bulan “estetik tablo”, çeşitli sözlerle Risale-i Nur’da tekrar tekrar karşımıza çıkmaktadır. Görebildiğim kadarıyla İslam düşünce tarihinde belki de hiçbir eser, Risale-i Nur kadar alemin “estetik boyutu” ile dolayısıyla da din felsefesinin “estetik delil” diye adlandırdığı delil ile yakından ilgilenmemiştir. Elbette bu düşüncenin kökleri, klasik tasavvuf literatürüne bu arada Gazali’nin İhya-u Ulumi’d-din’ine kadar gitmekte ve düşünce gücünü Kur’an’dan almaktadır. İnsan planında kaynağını güzellik idrakinden alan ve esas itibariyle Gaye ve Nizam delilinin (53) bir başka boyutu olan estetik delil, İslam teizminin kaçınılmaz bir sonucu olarak varolmuştur”. Prof. Aydın; Bediüzzaman’dan pek çok iktibaslar yaparak, onun “kötülük” (çirkinlik) problemine getirdiği çözümleri tahkik ediyor. Bunları şöylece özetleyebiliriz: 1-) Bizim kötü diye adlandırdığımız pek çok şey gerçekte kötü değildir. “Bir kısım hadiseler vardır ki zahiri çirkin müşevveştir. Fakat o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler vardır” 2-) Bu kadar bol iyilik içinde az bir kötülüğü gözde büyütmemek gerekir. Bediüzzaman’a göre, cüz’i şer ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla, külli hayırlar ve külli menfaatler ve külli nimetler ve külli güzellikler tezahür ederler. “Demek çirkinin icadı çirkin değil güzeldir”. (Ressam (sanatkar) ile onun model olarak seçtiği kişi arasındaki ilişki) Bu cümleden olarak “Hatta şeytanın dahi manevi terakkiyat-ı beşerin zembereği olan müsabakaya ve mücadeleye sebep olduğundan o nevin icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir”. Keza “Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider” (Lemalar S.16) 3-) Kötülüğün bazen ilahi ikaz ve ihtar-ı Rahmani olması, yahut onlardan bazısının günahlara kefaret olmasıdır. Bediüzzaman’ın kötülük veya çirkinliğin mahiyeti ile ilgili sanatkar-model ilişkisi örneğini bir başka versiyonuyla ele alalım. (Bu konu ve örnek 24. Mektupta-Mektubat S.275 vd––detayıyla işlenmektedir,biz burada değişik bir misal vermek istedik.) Çok sevilen ve beğenilen bir oyun tiyatroda sahnelenmektedir. Oyunu sahneye koyan aynı zamanda da oyunun yazarı ve tiyatronun da sahibidir. Çok çarpıcı bir kurgu ve dramatik olaylar, izleyenleri o kadar etkilemektedir ki, sanki onlarda bu oyunu oynamakta, adeta yaşamaktadırlar. Oyuncularda kendilerine verilen rolü başarıyla sergilemekte, çoğu zaman bir oyun oynadıklarını bile unutup trajedileri bizzat yaşıyor gibidirler. Oyunda Esmeralda gibi çok güzel kadın veya kadınlar? Cuazimodo gibi kambur,çirkin bir hilkat garibesi, bir kral, vezir ve vali, birçok hastalıkla malül, sancılar içinde ölümcül bir hasta. Çok büyük haksızlıklara, hakaret ve işkencelere maruz bir köle ve onun efendisi, üç çocuğu ve karısı haksız yere öldürülmüş ve feleğini şaşırmış bir adam, gibi değişik pek çok tipler, büyük sevinçler ve trajediler, büyük gerginlikler ve sürur (rahatlatmalar), iniş ve çıkışlar vardır. Oyunun önemli rollerini; mağdur olanlar ve baş rollerde köle ile üç çocuğu ve karısı öldürülen adam oynamaktadır. Fakat sonra ciddi bir problem çıkar, bu oyunun bazı oyuncuları oyunu o kadar ciddiye alırlar ki, olayı gerçek sanırlar ve o mağdur köle; “ben bu kölelikten, haksızlıklardan bıktım, artık kralı oynamak istiyorum”, çocukları ve karısı öldürülen; “ben çok acı çektim, keyfi yerinde valiyi oynamak istiyorum”, ölümcül ve çok sancılı olan hasta da; “ben sağlıklı ve kudretli olan vezir olmak istiyorum” derler. Daha çok takdir ve iltifat alacak olan başrolleri bırakmak isterler. Burada oyunun yazarı, sahneleyeni, tiyatronun sahibi olan Sani-i Zülcelal’dir. Oyuncular onun kulları olan insanladır. Oynadıkları ve yaşamakta oldukları “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir.” (54) Buradaki elemler, acılar, musibetler ve mağduriyetler oyunun gereği, senaryo icabıdır. Sevinç ve mutluluklarda öyledir. Oyun bitince hepsi bitecek ve taltif edileceklerdir. Bir oyuncu ancak kralı oynarsa iyi, köleyi oynarsa kötü oyuncu olacak değildir. Zira başrollerde olan kral değil köledir. İyi oyuncu olarak başrol verilen de köledir. Bir oyun komedi olursa iyi, güzel ve kaliteli; dram olursa kötü, çirkin ve kalitesiz değildir. Hatta büyük oyun ve oyuncular dram ve trajedilerle ortaya çıkarlar. Aynı şekilde mutluluk (komedi) sahneleri ve aktörleri iyi, elem sahneleri ve aktörleri kötü demek bizahiti komedidir. Yani alemde görülmekte olan çirkinlikler ve kötülükler, hayat oyunu sahnesinde vardır,perde ile biter zahmeti gider,lezzeti kalır. Pek çok zaman oyun içinde bile mağdur hakkını almakta, hasta şifa bulmakta, köle özgür ve hatta makam sahibi de olabilmektedir. Bunların bazıları için perdenin kapanmasına bile gerek kalmamaktadır. En önemlisi ise oyuncuların esas işlerinin ve misyonlarının oyun yazarının (sahneye koyan, tiyatro sahibinin) iradesine ve hoşnutluğuna uygun davranmalarıdır. Çünkü onları tiyatroya alan, sahneye çıkaran, ücretlerini çoğunlukla peşin ödeyen ve bu oyunu en iyi bilen (çünkü yazan ve sahneleyen) odur. Ve, o esas gayesi olan güzelliklerin ve iyiliklerin daha iyi tezahürü ve anlaşılması için “herşey zıddıyla bilinir” ve “Cem-i ezdadda (zıtların toplanmasında) büyük bir hikmet var” (55) ilkeleri gereğidir. Burada senaryoyu oynama sebebiyle,zalimin ve kötünün sorumluluğu ve onu bekleyen ceza kalkmaz. Zira bu misal esas olarak, öncelikle mağdurlar ve ezilenler için verilmiştir. Halbuki insanın irade-i cüz’iyesi vardır. Şuhalde bu tiyatro oyununu modern tiyatroda “deneme tiyatrosu”, geleneksel Türk tiyatrosunda ise; “tuluat” olarak anlarsak (değiştirirsek), gerçek hayat oyununa daha fazla benzer. Çünkü tuluat veya deneme tiyatrosu emprovize (doğaçlama) bir özellik taşıdığından, ana hatlar (hayat-ecel) belirli, fakat oyuncunun ise, azda olsa insiyatifi (irade-i cüz’iyesi) vardır. Hatta çoğu zaman mağdurun da “insan zulmeder, kader adalet eder” sırrınca, mağduriyetinde bir dahli olabilir. Dünya ve Ahiret birlikte düşünüldüğünde, ilahi Adalet herhalukarda, ama mutlaka tecelli eder. “Şu kainatta dikkat edilirse görülür ki içinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış, kök salmış,hayır-şer, güzel-çirkin, nef-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet,nur-nar,iman-küfür,itaat-isyan,hauf-muhabbet gibi asarlarıyla, meyveleriyle şu kainatta ezdad birbiriyle çarpışıyor”. Ve bütün bunlar ayırt etmeksizin, bir şekilde, ama herhalükularda güzeldir. “O herşeyi en güzel şekilde yarattı”. (Secde Suresi:7) Herşeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kainattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki; ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat, o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle, bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış; ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında, tecelliyat-ı Celaliye-i Sübhaniyenin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden ve tazibinden muhafaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin, taze, güzel bir bahara yer izhar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pekçok manevi çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv-ü nemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkilaplar ve külli tahavvülleri birer manevi yağmurdur. Fakat insan , hem zahirperest, hem hodgam olduğundan zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgamlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın insana ait gayesi bir ise, Saniinin esmasına ait binlerdir. Mesela, kudret-i Fatıranın bütün mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, manasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Mesela, atmaca kuşu, serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Mesela, karı pek baridane ve tatsız telakki ederler. Halbuki o barid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez. (56) İ’lem, eyyühel-aziz! Tabiatları latif, ince ve latif san’atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde, şekilleri,arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya,kaba, gayr-i muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilave ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın. Çünkü, “Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir”. Lakin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letafet artsın, zira güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek, bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nispetinde bahçenin intizamı artar. Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında–– hayvanlarda olsun, nebatatta olasun, cemadatta olsun–– bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine intizamına bir zinet, bir süs olmak üzere Sani-i Hakim tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş şairane bir hayalle dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir. Maahaza, o gibi şeyler kasti olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet,tehalüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simaca muhalefeti buna delildir. (57) Böylelikle Said Nursi oldukça tatminkar ve etkileyici üslup ve delilleriyle kötü ve çirkin görünenlerin, musibet,bela ve hastalıkların, hatta şeytanın bile, hayır için icat edildiğini ve o cihetle güzel olduğunu, şerh ve ispat etmektedir. Bediüzzamanın estetik tablo ve delilleri risalelerin pek çok yerinde geçmekle beraber, aşağıda iktibas ettiğimiz bahis, bunu en detaylı ve görkemli bir şekilde ortaya koymaktadır. Burada estetik tablo hem insan ürünü sanatlar (ki insan bizatihi Allah’ın en büyük sanat eseridir ve sanat eserleri üreten bir sanatıdır) hem de ilahi sanatlar (tabiat ve kainat) birlikte ele alınmakta, insan sanatlarından, esma-i İlahi (esma-i hüsna) sanatlarına intikal olunmaktadır. Yukarıda İmam Maturudi’nin esma-i hüsna ile ilgili olarak filozofların yaratıklara benzetme (teşbih) endişesiyle Allah’a isim ve sıfat nispet etmekteki tereddütlerine cevabını hatırlayalım; “Duyular ötesi Allah, kendisini duyular aleminin kavramlarıyla tanıtmaktadır”. Yaradan ancak kainat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir”. İşte Said Nursi aşağıda mahir bir tasvirci ve heykeltraştan, Sani-i hakikiye varmaktadır. İfadeler dikkatle okunduğunda hem estetik bilimine hem de estetik felsefesine dair temel görüşler yer almaktadır. Fakat hep tek bir yere varmaktadır; Tevhid “Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp tesbih etmesin” (İsra suresi:44.) sırrınca, herşeyden Cenab-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok vecihler var; bütün mevcudatın hakaikı,bütün kainatın hakikati esma-i İlahiyeye istinad eder; herbir şeyin hakikati bir isme veyahut çok esmaya istinad eder. Eşyadaki sanatlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hatta, hakiki fenn-i hikmet Hakim ismine ve hakikatli fenn-i tıb Şafi ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine hakeza herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi; bütün fünun ve kemalat-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelin-i insaniyenin hakikatleri, esma-i İlahiyeye istinad eder. Hatta, muhakkikin-i evliyanın bir kısmı demişler; “Hakiki hakaik-ı eşya, esmai İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hatta, birtek zihayat şeyde, yalnız zahir olarak yirmi kadar esma-i İlahiyenin cilve-i nakşı görünebilir.” Şu ince ve dakik ve pek büyük ve geniş hakikati bir temsil ile fehme takribe çalışacağız. İki üç ayrı ayrı elek ile elemek suretinde tahlil edeceğiz. Ne kadar uzun beyan etsek,yine kısadır; usanmamak gerek. Şöyle; Nasıl ki gayet mahir bir tasvirci ve heykeltraş bir zat, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latifinden gayet güzel bir hasnanın suret ve heykelini yapmak istese, evvela o iki şeyin umumi şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudut tayin ediyor. Şu tanzim ve takdiri bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor. Demek, tanzim ve tahdit fiilleri, ilim ve hikmet pergeliyle dönüyor. Öyle ise, tanzim ve tahdit arkasında ilim ve hikmet manaları hükmediyor. Öyle ise, ilim ve hikmet pergeli kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki, o hudutlar içinde, göz,kulak,burun,yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki ,içindeki pergelin harekatıyla tayin edilen azalar, sanatkarane ve inayetkarane düşüyor. Öyle ise, o ilim ve hikmet pergelini çeviren, arkada sun’ ve inayet manaları var; hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler. İşte ondandır ki, bir hüsün ve zinete kabiliyet gösteriyor. Öyle ise, sun’ ve inayeti çalıştıran, irade-i tahsin ve kast-ı tezyindir. Öyle ise, onlar hükmediyorlar ki, tezyine, tenvire başladı; bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayattarlık hey’etini verdi. Elbette şu tahsin ve tenvir manasını çalıştıran, lütuf ve kerem manasıdır. Evet, o iki mana, onda o derece hükmeder ki, adeta, o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir. Şimdi, bu mana-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden, teveddüd ve taarrüf manalarıdır. Yani, kendini hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor. Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Maden rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor; öyle ise, o heykeli, nimetin envaıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymettar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de bir mücevherata taktı. Demek, bu rahmet ve irade-i nimeti çalıştıran, terahhum ve tahannündür; yani, “acımak ve şefkat etmek” manası, rahmet ve nimeti tahrik ediyor. Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zatta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevk eden, elbette o zattaki manevi cemal ve kemaldir ki; tezahür etmek isterler. Ve o cemalin en şirin cüz’ü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise, sanat ayinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal–– çünkü bizzat sevilirler–––herşeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür,hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemal, madem kendini sever; kendini ayinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevinin––kendi kabiliyetlerine göre––birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları hem cemal sahibine, hem başkasına gösteriyorlar. Aynen öyle de, Sani’i Hakim, Cenneti ve dünyayı, semavatı ve zemini, nebatat ve hayvanatı, cin ve insi,melek ve ruhaniyatı, külli ve cüz’i bütün eşyayı, cilve-i esmasıyla, eşkalini tahdit ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile, bunlara, Mukaddir,Munazzım,Musavvir isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarz da şekl-i umumisinin hududunu tayin eder ki; Alim,Hakim ismini gösterir. Sonra, ilim ve hikmet cetveliyle, o hudud içinde,o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzdaki, sun’ ve inayet manalarını ve Sani ve Kerim isimlerini gösteriyor. Sonra, sanatın yed-i beyzasıyla, inayetin fırçasıyla o suretin, eğer birtek insan ve birtek çiçek ise, göz, kulak, yaprak, püskül gibi azalarına bir hüsün , bir zinet renkleri veriyor; eğer zemin ise, maadin, nebatat ve hayvanatına bir hüsün, bir zinet renkleri veriyor; eğer Cennet ise, bağlarına, kasırlarına,hurilerine bir hüsün ve zinet renkleri veriyor; ve hakeza, başkalarını kıyas et. Hem, öyle bir tarzda tezyin ve tenvir eder ki; lütuf ve kerem manaları, onda o derece hükmediyor ki, adeta o mevcud-u müzeyyen, o masnu-u münevver, bir lütf-u mücessem, bir kerem-i mütecssid hükmüne geçer; Latif ve Kerim ismini zikreder. Sonra, lütuf ve keremi, şu cilveye sevk eden, elbette teveddüd ve taarrüftür; yani, Kendini zihayata sevdirmek ve zişuura bildirmek şen’nleridir ki, Latif,Kerim isimlerinin arkalarında Vedud ve Maruf isimlerini okutuyor ve masnuun lisan-ı halinden işitiliyor. Sonra, o müzeyyen mevcudu, o güzel mahluku leziz meyveler, sevimli neticelerle süslendirip, zinetten nimete, lütüftan rahmete çevirir;Mün’im ve Rahim ismini okutturur ve zahiri perdeler arkasında, o iki ismin cilvesini gösterir. Sonra, bu Rahim ve Kerim’i, Müstağni-i Aleıtlak olan Zatta bu cilveye sevk eden, elbette bir terahhum, tahannün manalarını cilveye sevk eden, elbette bir cemal ve kemal-i zatidir ki, tezahür etmek ister; Cemil ismini ve Cemil isminde münderiç olan Vedud ve Rahim isimlerini okutturuyor. Çünkü, cemal, bizzat sevilir. Zicemal ve cemal, kendi kendini sever;hem hüsündür,hem muhabbettir. Kemal dahi, bizzat mahbubtur,sebepsiz olarak sevilir;hem muhibdir,hem mahbubdur. Madem nihayetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihayetsiz derece-i cemalde bir kemal, nihayet derecede sevilir, muhabbete ve aşka layıktır. Elbette ayinelerde ve ayinelerin kabiliyetlerine göre lemeatını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezahür etmek ister.demek, Sani’-i Zülcelalin ve Hakim-i Zülcemalin ve Kadir-i Zülkemalin zatındaki cemal-i zati ve kemalat-ı zatiyesi, terahhum ve tahannün ister ve Rahman ve Hannan isimlerini tecelliye sevk eder. Terahhum ve tahannün ise, rahmet ve nimeti göstermekle Rahim ve Mün’im isimlerini cilveye sevk eder. Rahmet ve nimet ise, teceddüt, taarrüf şe’nlerini iktiza edip, Vedud ve Maruf isimlerini tecelliye sevk eder, masnuun bir perdesinde onları gösterir. Teveddüd ve taarrüf ise, lütuf ve kerem manalarını tahrik eder;Latif ve Kerim isimlerini masnuun bazı perdelerinde okutturuyor. Lütuf ve kerem şe’nleri ise, tezyin ve tenvir fiillerini tahrik eder;Müzeyyin ve Münevvir isimlerini masnuun hüsün ve nuraniyeti lisanıyla okutturur. Ve o tezyin ve tahsin şe’nleri ise, sun’ ve inayet manalarını iktiza eder ve Sani ve Muhsin isimlerini o masnuun güzel simasıyla okutturur. Ve o sun’ ve inayet ise, bir ilim ve hikmeti iktiza eder ve ism-i Alim ve Hakim’i o masnuun intizamlı, hikmetli azasıyla okutturur. o ilim ve hikmet ise, tanzim, tasvir teşkil fiillerini iktiza ediyor. Musavvir ve Mukaddir isimlerini masnuun hey’etiyl,e şekliyle okutturur,gösterir. İşte, Sani’-i Zülcelal, bütün masnuatını öyle bir tarzda yapmış ki, ekserisi, hususan zihayat kısmı, çok esma-i İlahiyeyi okutturur. güya herbir masnuuna, ayrı ayrı, birbiri üstüne yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmış; her gömlekte, her perdede ayrı ayrı esmasını yazmış. Mesela, temsilde gösterildiği gibi, tek güzel bir çiçekle, insanın kısm-ı sanisinden bir ferd-i hasnanın yalnız zahiri hilkatlerinde, çok sahifeler vardır. Başka büyük ve külli masnuatı, o iki cüz’i misale kıyas et. Birinci Sahife: Umumi şekil ve miktarını gösteren hey’ettir ki; “Ya musavvir, ya Munazzım”isimlerini yad eder. İkinci Sahife: Suretlerinde ayrı ayrı azaların inkişafıyla hasıl olan çiçek ve insanın basit hey’etidir ki, o sahifede Alim,Hakim isimleri gibi çok isimler yazılıyor. Üçüncü Sahife:O iki mahlukun ayrı ayrı azalarına, ayrı ayrı hüsün ve zinet vermekle, o sahifede Sani’ ve Bari isimleri gibi çok isimler yazılıyor. Dördüncü Sahife: Öyle bir zinet ve hüsün, o iki masnua veriliyor ki, güya lütuf ve kerem tecessüm etmiş,onlar olmuş. O sahife “Ya Latif , ya Kerim” gibi çok isimleri yad eder, okur. Beşinci Sahife: O çiçeğe leziz meyveler, o hasnaya sevimli evlatlar, güzel ahlaklar takmakla, o sahife, “Ya Vedud, ya Mün’im” gibi isimleri okutturuyor. Altıncı Sahife:O in’am ve ihsan sahifesinde, “Ya Rahman, ya Hannan” gibi isimler okunuyor. Yedinci Sahife: O nimetlerde, o neticelerde, öyle lemeat-ı hüsün ve cemal görünüyor ki, hakiki bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş halis bir şükür ve safi muhabbete layık olur. O sahifede, “Ya Cemil-i Zülkemal,ya Kamil-i Zülcemal” isimleri yazılı okunuyor. İşte yalnız bir güzel çiçek ve hasna bir insan ve yalnız maddi ve zahir suretinde bu kadar esmayı gösterirse, acaba umum çiçekler ve bütün zihayat ve büyük ve külli mevcudat ne derece ulvi ve külli esmayı okutuyor, kıyas edebilirsin. Hem, insan ruh, kalb, akıl cihetiyle hayat ve letaif sahifeleriyle Hayy, Kayyum ve Muhyi gibi ne kadar esma-i kudsiye-i nuraniyeyi okur ve okutturur, kıyas edebilirsin. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||